Bir şehrin hüviyetini oluşturan şeyler sadece havası, suyu, bitki örtüsü, enlemi-boylamı değildir; biraz da o şehrin bağrında çıkan ve popüler olan insanların çizdiği imajdır, orada yaşanmış tarihsel acı tatlı olaylardır.
Bugün Selanik dendiğinde aklımıza hemen Atatürk gelir.
Dersim denince Seyit Rıza, Aydın denince Adnan Menderes akla gelir. Son 50 yıldır Urfa denince de Şivan Perwer, İbrahim Tatlıses ve Abdullah Öcalan akla gelir.
Afişte gördüğünüz üçlü son 50 yılda Urfa ile adeta bütünleşti. Her biri ayrı bir kişilik, ayrı bir öykü ama ortak yönleri Urfalı olmaları.
Şivan’a ne kadar toleranslı yaklaşırsak yaklaşalım, onun o politik zik zakları, güce boyun eğişi, af edilir gibi değil. Bir o yana sallanıyor bir bu yana.
İbrahim Tatlıses onca imkânı elinde bulundurduğu halde ne kafa yapısını degiştirdi, ne insanlığın evrensel değerlerinden en alt limitte nasibini aldı. Cehaletini boynunda bir altın madalya gibi taşıdı durdu.
Gelelim Abdullah Öcalan’a. Abdullah Öcalan Kürt gençlerinin kanı üzerinden yükselen imajıyla sahte din adamlarından farklı bir performans göstermiyor. Serxwebun arşivine girdiğiniz vakit hemen her sayısında Öcalan’ın şehitlik üzerine sözlerini, sözümona vecizelerini görürsünüz. Evlatlarını dağda, cezaevlerinde, direnişlerde kaybeden Kürtler de haliylen örgüt liderinin şehitliği yücelten sözlerinden bir nebze olsun teselli buluyor, bu “kadirşinas” tutumundan ötürü onu sevip bağırlarına basıyorlar! Her ne kadar şehit olmak, şehitlik makamı Öcalan’ın ağzından ulaşılabilecek en yüksek insanlık mertebesi olarak lanse edilse de, sıra kendisine geldiğinde asla o mertebeye çıkmayı Öcalan aklının ucundan geçirmez. Zira bunun için direnmek, aç kalmak, işkenceyi ve ölümü göze almak gerek. Örgütün yayın organı Serxwebun’da Öcalan, “şerefli bir ölüm, yaşamış olmanın en güzel ifadesidir”, “Şehitler, eylemimizin gerçek komutanlarıdırlar” der. Böyle bol keseden başkasının ölümü üzerinden ölüme methiyeler düzmek ne de olsa çok kolay!
Başkasının ölümü üzerinden “şehitliğin”yüceltilmesi sadece Öcalan’ın yaptığı şey değildir kuşkusuz. Hatırlayın, 1993’te Başbakan olan Tansu Çiller, hergün asker cenazelerinin bölgeden geldiği günlerde oğluna İstanbul Sualtı ve Kurtarma Komutanlığı’nda askerlik ayarlamış, anasının kuzusu(!) Mert Çiller yalısının hemen karşısında yüzerkenki fotoğrafları basında çıkmış, ufaktan bir kıyamet kopmuştu. Çiller de tıpkı Öcalan gibi şehit olmayı çok kutsardı. Ne de olsa başkasının ölümü üzerinden nutuk çekmek başka, ölme ihtimali kendilerine geldiğinde ölümü göze almak başka şeydi!
Öcalan’ın hikayesi bu yazıyla anlatılır şey değil kuşkusuz. M. Can Yüce’nin tabiriyle kendisi “yaşam dilenciliği yapıyor”. Karşılığında Kürtleri satıp yaşam hakkı elde ediyor. Kimileri için ise onun zaten taa başından beri bir Kürtlük davası yoktu, o zaten devletin oraya yerleştirdiği bir elemandı.
Üçüncü Urfalı’nın öyküsü diğer iki Urfalıdan daha yıkıcı, daha tahrip edici.
Urfa bugün bu üçlü ile anılıyor.
Urfa, ey Urfa!!!
Senin kaderine de bunlar mı düştü son 50 yılda !
