1991’in soğuk bir kış gününde Nusaybin’den Adana’ya doğru giden otobüsün 18 numaralı koltuğunda 18 yaşında bir genç oturuyordu. Gençte hafif bir tedirginlik var olmasına vardı ama partinin omuzlarına yüklediği sorumluluğu düşünüyor, bununla gurur duyuyor, bir nebze olsun rahatlıyordu. Onca gerilla arasında bölge sorumlusu olan komutan ona güvenmiş, bu göreve onu memur etmişti. Yol boyu hayalden hayale daldı, bazen de sağında solunda oturan insanları inceledi. Otobüste kendisini tanıyan biri çıkmasın diye Allaha yalvardı yakardı. Daha dün dağda gerilla elbisesi içinde, sırtında kaleşnikofla Nusaybin’e kadar gelen bu genç, bugün Nusaybin Adana otobüsünde yeni elbiseleri içinde koltuğa gömülmüş, garip bakışlarla çaktırmadan sağı solu inceleyen bir sivildi. Kendisine verilen görev bittiğinde yeniden dağın yolunu tutacaktı.
Üstünde bol miktarda örgüt parası ve dökümanlar vardı. Yol boyu gözüne uyku girmedi neredeyse. Adana’ya iki saat kala bir ara uykuya teslim olduysa da bu uzun sürmedi. Adana otogarına vardıklarında derin bir oh çekti. Örgütün ayarladığı taksicinin numarasını cebinden çıkardı, küçük bir jetonla telefon kulübesine yöneldi. Taksici çok yakınlardaydı, iki dakika sonra orada olacağını söyledi, genç telefonu kapattı, yine derin bir oh çekti. Bereket versin ki her şey tıkır tıkır işliyor, o ana kadar bir terslik çıkmamasından ötürü kendini çok şanslı sayıyordu.
Taksi gelince ön koltuğa kuruldu, taksiciyle Kürtçe hal hatır faslına geçti. Çok konuşası da yoktu, hem o heyecan ve telaşta neyi konuşacaktı ki… Taksinin camından Adana’yı seyre koyuldu. Şehrin yol aydınlatma direklerinden süzülen sarı ışıklar tuhaf bir melankoli etkisi yarattı gençte. “Adana’yı bu şartlar altında görmek vermış kaderde” diye geçirdi içinden.
Taksici tüm kurallara uymaya çalışıyor, bir kaza belaya bulaşmadan ön koltuktaki genci bir an önce gideceği adrese teslim etmek istiyordu. Bir terslik olsa kendi hayatının da yanacağını iyi biliyordu. Denilen adrese yaklaştıklarında mahallede polis araçlarının sırayla dizildiklerini, her tarafın polis kaynadığını gördüler. Şoför işinin ehliydi ve ilk sokaktan sapıp sonra bir U dönüşü yaparak süratle oradan uzaklaştılar. O dakikaya kadar sakin olan taksiciyi bir panik sardı. “Ne yapalım şimdi?” diye ön koltuktaki gence sordu. Genç biraz düşününce Adana’nın lüks sayılacak bir semtinde oturan hali vakti yerinde amcasının oğlunu hatırladı. Cep defterini cebinden çıkardı, taksiciye adresi okudu. Taksici oraya doğru direksiyon kırdı. Genişçe bahçesi olan, güzel bir evin yakınında durdular. Genç, taksiciye teşekkür etti, taksiciyi uğurladıktan sonra heyecanlı adımlara evin kapısına gelip zile bastı. Amcasının oğlu kapıyı açınca adeta kekemeye döndü: “ Mu.. Murat! Ulan senin ne işin var burada! Çabuk buradan uzaklaş yoksa seni polise bildirirm!”
Murat dünyası başına yıkılmış, on sekiz yıllık ömrü boyunca hiç yemediği kadar sert bir tokat yemişti. Kafası zonklayarak gerisin geri hızla evden uzaklaştı, aralıksız yirmi dakika yürüdükten sonra bir parkta demirledi. Olanı biteni bir daha düşündü. Neydi bu, nasıl olurdu? Amcasının oğlu kendisini içeri almamış, üstelik polisi aramakla tehdit etmişti. Bir film şeridi gibi amcasının oğluyla geçmişte yaşadıklarını düşündü. Amcasının oğlu kendisinden yaşça büyüktü ama yine de birçok ortak anıları vardı. Az evvel yüzüne kapanan kapı her şeyi yerle bir etmiş, geride sanki hiçbir anı bırakmamıştı. Gözleri öfkeninin biriktirdiği gözyaşıyla doldu, kendisine bile hissettirmeden avucunun içiyle gözyaşlarını sildi. Ağlamamak için direndi. O gün ne bir otele gidebildi ne de bir eve. Üsütünde bolca para olmasına rağmen çaresizdi. Bir kimliği yoktu ki otele gidebilsin, resepsiyon kendisinden kimlik isteyecekti. Akşam, soğuğu da koluna takarak Adana sokaklarına indi. Çok soğuktu o gün. Kara kara düşündü Murat… Bu şehirde gidecek hiçbir kimsesi yoktu. Amaçsızca yürüyordu, büyükçe bir hastanenin önünden geçerken içeri girip çıkan insanların içine daldı, hastanenin bekleme salonunda sabahlamaya karar verdi. Şimdilik kafasını sokacak bir yer bulmuştu…
……..
Yıllar yılları kovaladı… Murat dağ yaşamında gördüklerinden ötürü tüm hayalleri yerle bir olmuş, vakti zamanı gelince örgütten ayrılmış, yolu çoook uzun maceralardan sonra Avrupa’ya, Almanya’ya düşmüştü. Ellili yaşlarının başlarında bir hastanede sağlık sorunlarıyla boğuşuyordu. Bir yandan da gördüklerini, tanıklıklarını, örgüt içinde şahit olduğu akıl almaz olayları yazıyordu. Yazmazsa onlara ihanet edecekmiş gibi düşünüyordu. Toprağa düşen yüzlerce arkadaşına kendince verilmiş sözü vardı; bildiklerini yazacaktı, bıkıp usanmadan, tehditlere boyun eğmeden yazacaktı.
Murat’ın mensubu olduğu örgüt zamanla büyümüş, legal kolu Belediye başkanlıkları kazanmış, Murat’ın kimi akrabaları da bu belediyelerden ve bu çevreden iş kapar olmuştu. Murat’ın yazdıkları geniş çevrelerce okununca aileden kimileri buna kızıyor, adeta köpürüyordu. Murat’ın yazdıkları onların eline ayağına dolaşıyordu bazı durumlarda.
Bunlardan biri de Adana’da yirmi beş sene evvel kapıyı yüzüne kapatan, Murat’ı içeri almayıp polise teslim etmekle tehdit eden amcasının oğluydu. Şöyle haber gönderiyordu: “Murat verdiği emeklere sahip çıksın! Partiye karşı yazılar yazmasın! Bu kadar emeği var, neden parti aleyhine yazılar yazıyor!”
Almanya’da bir hastane odasında bedeninde derman, ruhunda direnç buldukça bir ana yüreği sıcaklığıyla “gidenleri” yazan Murat, en çok da buna yanıyor: Kendisi örgütteyken onu içeri almayan amcasının oğlu bugün örgütçü olmuş, Murat da örgüt karşıtı, emeğine sahip çıkmayan, parti aleyhine yazılar yazan nankör olmuş!
“Sağlık sorunları şu bu hadi allahtandır der kabul edersin de bu kabul edilir gibi değil” deyip içi içini yiyiyor Murat’ın!
Hastane odasının sekizinci katında, tekerlekli sandalyesinde camdan dışarı izlerken bazen Rojda , bazen Helin, bazen de Çiyager beliriyor az ötede. Murat onlara gözbebekleriyle öpücük gönderiyor. “Bugün seni yazacağım Heval Rojda” diyor…
Murat Ülgen sözcükleriyle vicdanın anıtını dikiyor hergün kapımıza…
Tepeden tırnağa vicdan!
