Benim Ankara’da yaşayan bir akrabam var, son yirmi yılda ne zaman aramızda Yalçın Küçük ismi geçse onunla hep farklı taraflara düşeriz, Yalçın Küçük’te anlaşamayız. O, Yalçın Küçük’ü derin devletin en has adamı olarak görür, “düzenin sol maskeli ideologu” olarak anlatır durur, ben ise çeşitli sebeplerle karşı çıkarım. O, içten içe onun bilgi birikimine, çalışmalarına da hayranlık duyar. Hatta kendisi Yalçın Küçük’ten etkilenerek son yirmi yılda isimlere, kelimelerin etimolojisine merak sardı. Bereket versin ki bunları yaparken Yalçın Küçük gibi isimden hareketle herhangi bir bireyi, o bireyin mensubu olduğu kavmi düşmanlaştırmadı ama akıl yürütmelerinde zaman zaman Yalçın Küçük’le benzerliği dikkat çeker.
Bana gelince… Ben ise ona, Yalçın Küçük’ü abarttığını, Küçük’ün özellikle belli bir tarihten sonra “Televole profesörü”ne döndüğünü, asla ciddiye alınacak bir adam olmadığını, Yalçın Küçük’ün ukalalıklarından örnekler vererek hastalık düzeyinde narsist bir kişi olup çıktığını, onun ağzından çıkanlara bakıp ona roller biçmenin abes olacağını anlatıp durdum. Tartışmalarımız hep bir şeylerle bölünür, bir yere varamazdı. Ne o beni kendi Yalçın Küçük’üne ikna etti ne de ben onu kendi Yalçın’ıma ikna edebildim, bu tartışma aramızda yıllar yılıdır sürer gider.
Bu satırları okuyanların büyük çoğunluğu, özellikle Kürtler, eminim ki “E akraban doğru söylüyor, haklı olan o, Yalçın Küçük elbette derin devletin adamıydı” diyeceklerdir. Küçük’ün çizdiği imaj hakikaten tam da benim akrabamın ve birçok insanın düşündüğü şekildeydi, bunu ben de kabul ediyorum. Kendisi de adeta böyle algılanmak için çırpınıyordu sanki, bunda bir sakınca görmüyordu, düzeltmeye de kalkmıyordu. Aksine bu fikre çok malzeme verdi, hem de kendi ağzından. Ben ise birtakım sebeplerle Yalçın Küçük’ün farklı bir tipoloji olduğunu, birazdan ortaya koyacağım argümanlarla, Y. Küçük’ün her dediğini ciddiye almamak gerektiğini söyledim, söylüyorum.
ÖLÜMÜNDEN SONRA
6 Nisan 2026 tarihinde Yalçın Küçük bu dünyadan terk-i diyar edince, o akrabamla aramızda yeniden Yalçın Küçük mesajlaşmaları oldu. Yalçın Küçük’e dair bir yazı yazmanın artık elzem olduğuna karar verdim. Bu yazıyla hem o akrabama ilk kez derli toplu bir cevap vermiş oluyorum hem de körün fili tarifine dönen Yalçın Küçük tariflerine karşı derli toplu bir Yalçın Küçük portresi ortaya koymayı umuyorum.
Yalçın Küçük’ün ölümünden sonra pek çok insan onun arkasından yazılar yazdı. Benim ilk baktığım isim Yalçın Küçük’ün tilmizi Soner Yalçın’dı. “Öğretmenimi kaybettim…” diye başlıyordu yazısına. Ondan sonra Doğu Perinçek’i okudum, “60 yıllık arkadaşım Yalçın Küçük’ü kaybetmenin derin acısı içerisindeyiz” diye yazıyordu.
Sonra gazetelerde ve sosyal medyada Küçük’e dair yazılanları okumaya devam ettim. Soner Yalçın ve Doğu Perincek’ten sonra, Yıldıray Oğur’dan Gün Zileli’ye, Emre Kongar’dan A. Zeki Okçuoğlu’na, Recep Maraşlı’dan İbrahim Gürbüz’e, Hasan Bildirici’den Demir Küçükaydın’a, Muhsin Kızılkaya’dan Ayşe Hür’e kadar kim ne yazmışsa bulup okumaya çalıştım; Selim Çürükkaya’nın konuya dair yayınını izledim. Bu yazarların yazdıklarına ilaveten Yalçın Küçük’ün videolarına ara ara göz attım; Vedat Türkali’nin vaktiyle Yalçın Küçük için söylediklerini okuyup önemli yerlerin altını çizdim.
Yalçın Küçük’e ben biraz farklı bakıyordum bakmasına ama ölümünden sonra Küçük’e dair yaptığım okumalar beni daha da netleştirdi ve hatta itiraf edeyim kimi noktalarda kendimi de revize etme gereği duydum. Artık daha da netleştim ve bölük pörçük orda burada duran bilgileri bir araya getirmekle tam bir Yalçın Küçük portresi ortaya koymanın mümkün olduğuna karar verdim. Devletle iş tutan Öcalan ve tayfasını saymazsak geri kalan Kürtler onu lanetle anıyor, bunca melanetin sebebi olarak Yalçın Küçük’ü görüyorlar.
Peki ama Yalçın Küçük gerçekten bu payeleri hak ediyor mu? O kadar mı etkili oldu Kürtler üzerinde? Ocağımızı o mu söndürdü? PKK’yi o mu idare etti? Kürt medyasını o mu dizayn etti?
BENDEKİ YALÇIN KÜÇÜK
Şimdi filmi geriye sarıp başından itibaren Yalçın Küçük’ün benim hayatıma girişini, üzerimdeki etkisini, Küçük’ün halden hale girişini, zikzaklarını, adını zikrettiğim yazarların yazdıklarından da istifade ederek ben de “kendi Yalçın Küçük’ümü” yazmaya çalışacağım. Yazacağım şey elbette bilimsel bir makale değil, herkesin benle hemfikir olmasını beklemiyorum. Ama Yalçın Küçük’e neden farklı baktığımı izaha çalışacağım.
Yıl 1990. Memlekette ortaokul birinci sınıfı bitirmiş, ikinci sınıfa devam etmek üzere kaydımı almış İzmir’e gelmiştim. Artık okul hayatıma İzmir’de devam edecektim. Geldiğim İzmir’deki bekâr evimizde çok kitap okuyan bir halaoğlum vardı, öğretmendi. Onun elinde gördüğüm ve hatırladığım ilk kitap Yalçın Küçük’ün kitabıydı. Ya “Kürtler Üzerine Tezler” idi ya da “Aydın Üzerine Tezler”. Benim Yalçın Küçük ismiyle ilk karşılaşmam bu şekildedir.
O evde ilk kez roman okumuş, o evde siyasete bulaşmıştım. Zaman geçtikçe edebiyata, siyasete ilgim artıyor, Kürt sorununu anlamaya çalışıyordum. PKK’nin yükselişte olduğu yıllardı.
İlerleyen yıllarda ben de Yalçın Küçük’ü okuyacaktım. Haftalık Yeni Ülke Gazetesi’nde Yalçın Küçük’ün müptelası oldum daha sonra. Yazı tarzı hoşuma gidiyordu. Tek kelimeden oluşan cümlelerini severdim. Sertti. Hüküm verirdi sık sık. İsimlerinden hareketle insanlara sıfatlar bulurdu. Meydan okuyan, kendine güvenen bir dili vardı. Kürt şehirlerinde “faili meçhul cinayetler”in alıp başını gittiği, her gün infazların olduğu o günlerde Yalçın Küçük o küçük boyuyla gözümde büyüdükçe büyüyordu.
O dönem günlük veya haftalık çıkan “bizim” gazetelerde benim en yakından takip ettiğim yazarlar Yalçın Küçük, İsmail Beşikçi, Musa Anter ve Ahmet Kahraman’dı.
Yalçın Küçük üzerinde bir toz zerresi kadar şüphe yoktu kafamda, ne yalan söyleyeyim. Ben 90 öncesi Yalçın Küçük’ü bilmem, hayat hikâyesini kitap arkalarında yazdığı kadarıyla bilirdim. 12 Eylül döneminde Aziz Nesinlerle beraber Aydınlar Dilekçesi’ni hazırlayanlardanmış. Solcu bir Hoca! Severdik kendisini. İsmail Beşikçi duruşmalarında mahkemelerde bulunması, Beşikçi’ye destek sunması takdire şayandı. Boynuna doladığı kırmızı atkısıyla sol yanımıza öpücük konduruyordu. İlerleyen zamanlarda Öcalan’la Bekaa’da uzun uzun görüştü, sohbetler ettiler, yakın iki dost oldular. Yalçın Küçük Öcalan’ın yanında kısa şortuyla bacak bacak üstüne atıyor, Öcalan ise onun yanında talebe moduna giriyordu. Hey hat, gelin görün ki Yalçın Küçük’le aynı yaşlardaki Avukat Hüseyin Yıldırım ise Bekaa’da gerilla elbisesi giyiyor/ kendisine giydiriliyor, Öcalan karşısında sıradan militan muamelesine tabi tutuluyordu. Franz Fanon’un kitaplarında işlediği ezilen ulus bireyinin aşağılık kompleksi Abdullah Öcalan’ın tavrında vücut buluyordu. Ezen ulusun aydını Yalçın Küçük karşısında kuzu olan Öcalan, 12 Eylül günlerinde PKK’lilerin avukatlığını üstlenme cesareti gösterebilmiş, sonra tutuklanmış, işkencede inim inim inletilmiş, çıktıktan sonra adeta PKK’lilerle kader birliğine girmiş yaşını başını almış Hüseyin Yıldırım’a ise bitli piyade muamelesi yapıyordu.
Öcalan-Yalçın Küçük yakınlaşması Yalçın Hoca’ya örgütün gazete ve televizyon kapılarını sonuna kadar açmıştır. Burada bir parantez açmam gerek. Herkes Yalçın Küçük’ün Öcalan ile ilişkisi bilir de, O’nun PKK ve Öcalan’la ilk dirsek temasını bilmez, ki ben de bilmezdim. Bu adam nasıl Öcalan’la kontak kurdu? İlk ne zaman ve ne şekilde görüştü, kim vesile oldu? Onu da şu son yirmi gün içinde Selim Çürükkaya’ya mektup yazıp tüm her şeyi detaylarıyla anlatan (adı bizde saklı kalsın) eski bir PKK’li anlatıyor. Mektuptan ilgili bölümleri buraya alıyorum, bakın Küçük-Öcalan kontağı nasıl başlamış:
YALÇIN KÜÇÜK-PARA VE PKK
‘’1987 Temmuz ayında, “Toplumsal Diriliş” dergisinin Beyazıt’taki Mithatpaşa İşhanı’nın 4. katındaki büromuza bizi ziyarete geldi. O dönemde kendisi de Sultanahmet’te “Toplumsal Kurtuluş” dergisini çıkarıyordu. Bizim Ahmet Okçuoğlu’nun da yazıları orada yayımlanıyordu.
O yıllarda gazete ve dergi kâğıtları yalnızca devlet kuruluşu SEKA’dan temin edilebiliyordu ve kâğıt alabilmek için en az 50 bin tiraj şartı vardı. Ben o sırada Güneş gazetesinde haber müdürlüğü yapıyordum. Gazetede kullanılan büyük kâğıt ruloları yarım ya da çeyrek kaldığında tekrar kullanılmıyor, dolayısıyla satışa çıkarılıyordu. Ben de bu ruloları satın alıp küçük dergilere, kendi dergimizin şirketi üzerinden satıyordum.
Kendisi, kâğıt ve maddi imkânsızlıklar nedeniyle aylık çıkması gereken dergiyi 2-3 ayda bir yayımlayabiliyordu. Hem ziyarete gelmiş hem de kâğıt konusunda yardımcı olmamı istemişti. “Sizin gibi zengin değilim” demişti.
Ben de Avrupa’yı arayarak Duran Kalkan’la görüştüm ve durumu anlattım. “Hocanın böyle bir talebi var” dedim. Kalkan, “Yarın sana haber veririm” dedi. Aynı akşam derginin telefonundan Öcalan beni aradı ve “Ne gerekiyorsa yap” dedi. Ertesi gün, derginin çıkması için kendisine yarım rulo kâğıt ve 5 bin mark verdim. Kiralarını dahi ödeyememişlerdi. Bir rulo kâğıtla yaklaşık 20 bin gazete basılabiliyordu; ben yarım rulo vermiştim, onlar da bununla yaklaşık 2 bin dergi basabiliyorlardı.
Bir hafta sonra tekrar geldi ve “Dışarı çıkalım, bir pastaneye gidelim; sana söyleyeceklerim var” dedi. Gittik. Bana, “Beni Öcalan’la görüştür ve istediğiniz yazıları benim dergimde yayımlayabilirsiniz” dedi.
Ertesi gün Sultanahmet’teki Büyük Postane’ye gittik ve Öcalan’ı aradık. Yaklaşık 35 dakika konuştular. Sonrasında Öcalan bana, “Onu her yönüyle tanıyor musun?” diye sordu. Ben de “Evet, üniversiteden hocamdır. Ayrıca devletle çok sıkı ilişkileri vardır. Bacanağı da istihbaratta üst düzey biridir” dedim. Bunun üzerine benden detaylı bir rapor hazırlamamı istedi.
İlk tanışmamız bu şekilde oldu. Yaklaşık bir ay sonra hoca bana “Beni Şam’a gönder” dedi. Bunu Öcalan’a ilettim. “Tamam, Avrupa üzerinden gelsin” dedi. Ben de Duran Kalkan’a bildirdim.
1988 Haziran ayında Yalçın Küçük Şam’a geldi. O sırada ben de iki aydır Şam’daydım. Öcalan bana, “Günlük gazete istiyorum, bu işi biliyorsun; sen yapacaksın” dedi.
Orada öğrendim ki Öcalan, hocayla daha sonra da iki kez telefon görüşmesi yapmış ve onun da gazetede görev almasını istemişti. Ben Yalçın Küçük’ü tüm yönleriyle Öcalan’a anlattım ve gelişinin devletle bağlantılı olduğunu söyledim. “Gerçekten öyle mi?” diye iki kez sordu; ben de “Evet” dedim.
Sonrasında geldi. Ben ve Orhan gidip havaalanında karşıladık ve akademiye götürdük.
……
Mektup böyle.
Yalçın Küçük-Öcalan dostluğu böyle başlıyor.
İKİ MEGALOMANIN DANSI
İspat edemem ama iddia edebilirim ki Y. Küçük Öcalan’ın bir diktatör ve pohpohlanmayı seven bir megaloman olduğunu bu görüşmesinde gayet iyi çözdü ve hep ona göre gardını aldı. Öcalan’a gelirsek, o da az en az kendisi kadar megaloman olan Yalçın Küçük’ü gördü görmesine ama onu tam idrak edip çözemedi. Yalçın Küçük’ün büyüsüne kapıldı. Yalçın Hocanın kendini bir dahi, Türk solunun önemli bir karekteri gibi sunmasına sonuna kadar inandı. Küçük’ün devlet adına gelmiş çok önemli biri olduğunu düşündüğüne de kendi adıma eminim. Bu düşünüş biçimi Öcalan’ın fıtratına çok da uygundur bence.
Almanya’nın Bochum şehrinde 15 Ağustos 1992 tarihinde bir stadyumda düzenlenen PKK’nin bir organizasyonunda Yalçın Küçük tam Öcalan’ın nabzına göre şerbet veriyor, şöyle konuşuyordu:
“Bugün diyorum, bugün diyorum, bugün diyorum… Dünyada en güzel baş Kürt başıdır. Çünkü Kürt başını kaldırıyor.
Selaaaaam Başkaldıran Kürde,
Selaaaam Kürdistan dağlarına,
Selaaaam Kürdistandan dağlarındaki kardeşlerime,
Selaaaam Kardeşime!”
Yazılarında da Öcalan’a “kardeşim” diyordu.
Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer derler ya, Öcalan’ı ele avuca almanın yolunun da onu pohpohlamaktan geçtiğini çok iyi biliyordu Küçük.
Öcalan’a kardeşim diyen aynı Yalçın Küçük aradan yıllar geçti, 2011 yılında Vedat Türkali’ye Aydınlık Gazetesi’ndeki köşesinde şöyle saydırdı: “Heval Öcalan” deyu ağladığını okuyoruz. Artık Öcalan için yanan ve ağlayan bir Kürt’tür.(…)”
Kiminin parlak bir beyin, kiminin bilim adamı vs. sıfatlarla andığı ve çok önemli bulduğu Yalçın Küçük buydu. Kendisinin Öcalan’a kardeşim dediği günleri unutmuşa benziyordu.
Devam ediyorum. Yalçın Küçük’ün yazılarını büyük bir zevkle okuyan ben daha sonraki yıllarda onun “Sicil” , “Yürüyüş”, “Davalarım” isimli kitaplarını da okudum. Bu üç kitap ta ne yazık ki şimdi elimin altında değil. Hangi kitabın tam olarak neyi işlediğini hatırlayamadığımdan, bu kitaplarla ilgili aklımda kalanları özetleyebilirim sadece: Mahkemelere gönderdiği cevabi yazılar, kendi evinde Karakusunlar Köyü’nde yaptığı basın toplantıları, avukatı Gülçin Telci ile mesaisi, Bilgesu Erenus ile ilişkileri, dialogları, orada burada yayınlanmış yazıları kitapların konusuydu. İnce kitaplardı. Aydın Üzerine Tezler, Kürtler Üzerine Tezler gibi daha önemli sayılan kitaplarını o zaman okumamıştım. Daha sonrasında ise Yalçın Küçük’ün tavırları o kitapları okumama mani oldu. Benim okuduklarımın hakikaten bir kıymeti harbiyesi yoktu, sanki sırf kitap olsun da ne olursa olsun diye yayımlanmıştı. Ama dili iyidir Yalçın Küçük’ün; şikayetim içerik yoksunluğuna.
Ardı ardına kitaplar yazmasını “çok üretken bir yazardı” şeklinde formüle edenler var ya, onlar acaba bu kitapları nereye koyarlar, merak ediyorum. Üretken yazar methiyesinin Küçük’ün hoşuna gittiği şüphesizdir. Bundan olsa gerek onun “Gün bana yetmiyor, 24 saatten şikayetçiyim” sözünü yıllar geçtiği halde hiç unutmadım. Hatta üniversite yıllarımda bir arkadaşıma Yalçın Hocamızın (!) bu sözünü söyler, “Ben de Yalçın gibi zamandan şikayetçiyim” der gırgır yapardım.
Yalçın Küçük 1993 veya 94 olmalı, memleketi terk etti, Fransa’ya kapağı attı. O bu tavrını Demirel-Çiller yönetimine bir isyan gibi lanse etti ve şunu yazdı gidişine sebep olarak: “Manukyan’ın vergi rekortmeni olduğu bir ülkede yaşamayı ret ediyorum”
Birkaç ay önce Sırrı Süreyya Önder’i anlattığım yazımda Yalçın Küçük için şunları yazmıştım: Yazılarında “Devlet illegaliteye çıkmıştır, terörist olan devlettir” diyor, içimizin yağlarını eritiyordu. İsmail Beşikçi’nin duruşmalarında hazır bulunuyor, “aydın dayanışması göstererek” gönlümüzü defalarca fethediyordu. “Ben Manukyan’ın vergi rekortmeni olduğu bir ülkede yaşamayı red ediyorum” deyip Türkiye’yi terk ediyor, biz de bunu onun ne kadar onurlu bir insan olduğuna yoruyor, “Vallahi helal olsun, adama bak” diyorduk. Yurtdışına çıkınca yatağı yorganı MED TV stüdyolarına seriyordu. Bir Kürt o günlerde Yalçın Küçük aleyhinde birşey dese tartışmasız onu “hain, alçak” ilan edebilirdik.
Böyle bir Yalçın Küçük vardı o günlerde karşımızda. MED TV’nin demirbaş elemanı oldu. Öcalanla birlikte birçok yayınlara çıktı. Bu kısmı uzun uzun anlatmaya gerek yok, çokça işlendi bunlar zaten.
YALÇIN KÜÇÜK KIBRIS OLAYLARINI ANLATIYOR, HEM DE NASIL!
Aradan dört yıl geçti, Türkiye’ye dönmeye karar verdi. Dönmeden evvel ilginç bir şeye imza attı; bir Yunanlı gazeteciye Kıbrıs’ta askerlik yaparken Türk ordusunun yaptığı barbarlığı ağlayarak anlattı. Yıldıray Oğur bunu detaylıca yazdı. Yalçın Hoca neler anlatıyordu neler, aman Allahım! 18 Şubat 1998 tarihli Hürriyet Gazetesi “Yalçın Küçük’ün İhaneti” başlığı altında şunu yazıyordu:
Kıbrıs Barış Harekâtı’na subay olarak katılan sol görüşlü yazar Yalçın Küçük, Rum Televizyonu’nda şov yaparak Türk askerlerini barbar gibi gösterdi. Küçük, önceki gece Rum Antenna Televizyonu’nda yayınlanan ‘‘anılarında’’ 1974’te emrindeki iki askerin özürlü bir Rum kadınını acımasızca öldürdüğünü iddia etti.
1974 Barış Harekatı’nda topçu üsteğmen olarak görev yaptığı belirtilen Küçük, Fransa’da gerçekleştirilen röportajda Kıbrıs’a niçin geldiğini bilmeden kendisini savaşın içinde bulduğunu söyledi. Küçük, savaş sırasında Ercan Havaalanı yakınlarındaki Timbu Köyü’nde yaşadıklarını şöyle anlattı: ‘‘Timbu boşaltılmıştı. Terkedildiğini sandığım bir evin bahçesine girdik. Bahçede üzüm yerken içeriden ‘Öldürdüm. Öldürdüm’ naraları duydum. Askerler, silahlarındaki tüm mermileri mongol kadının üzerine boşalttılar. Askerlere mezar kazdırarak zavallı kadını orada gömdük.’’
Röportaj boyunca sık sık ağlayan Küçük, harekat sırasında Türk Ordusu’nun işlediği ‘‘kitlesel cinayetlere’’ tanık olduğunu öne sürdü, ancak hiç toplu mezar görmediğini anlattı. Antenna Televizyonu’nun önceki akşam haber bülteninin arasında ‘‘Attila’nın itirafları’’ başlığıyla yayınladığı röportaj Güney Kıbrıs’ta büyük yankı yaratırken, Türk tarafında öfkeye neden oldu.
11 yıl geçtikten sonra 2009 yılında aynı Yalçın Küçük Kıbrıs Harekâtı için dönüp şunları dedi (Yıldıray Oğur’dan okuyalım): Kurtlar Vadisi ile tanınan tiyatrocu Atilla Olgaç, Kıbrıs Harekatı sırasında esir alınan 10 Rum’u öldürdüğünü söyleyiverince hakkında soruşturma açılmış, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na gelen Yalçın Küçük de soruşturmayı yürüten savcıya tanık olarak ifade vermişti.
Küçük, Olgaç ile birlikte Kıbrıs’ta bulunduğunu anlatarak, ”Atilla Olgaç’ın esir alınan Rumları öldürmesi mümkün değildir. Bu savaşta da Türk Ordusunun geleneklerinde de olmaz. Aynı rütbedeydik ancak bir yere beraber gittiğimizde komuta bende olurdu. Atilla’nın söylediklerinin olmasının imkânı yok. Atilla, hayatının her yerinde olduğu gibi tiyatro oynadı. Savaşı da tiyatro zannediyordu” demiş
Yalçın Küçük’tür bu, bir anda orducu ve Türkçü kesilebilir. Ben şaşırmıyorum ve Yalçın Küçük’ün tarzına uygundur diyorum!
Gerilere gidelim, A. Zeki Okçuoğlu’nun yazdığı bir Yalçın Küçük anısını buraya alayım şimdi de. Bakın burada da başka bir dona büründüğünü görüyoruz hocanın. Cümleleri Okçuoğlu’ndan aynen alıntılıyorum, hiç değiştirmeden:
Ankara Mülkiyeliler Lokantası’nda, Şerafettin Elçi’nin davetlisi olarak ben, Yalçın Küçük, İsmail Beşikçi, Ümit Fırat ve Abdullah Keskin birlikte yemek yiyip sohbet ediyorduk.
Yalçın Küçüğün Toplumal Kurtuluş dergisini yeni yayınladığı dönemdi. Daha sonra Avesta yayınevini kuran Abdullah Keskin de o zaman derginin yayın yönetmeni idi.
Sohbetin konusu Türkiye’nin siyasi durumu ve esas olarak da Kürdistan meselesiydi.
Yalçın Küçük’e nereli olduğunu sordum.
“Antakyalıyım,” dedi.
Antakyalı deyince, ya Kürt ya da Arap olabileceğini düşündüm. Bunun üzerine,
Yine de, “Hocam, Türk müsünüz?” diye sordum.
“Haşa!..” dedi.
“Mongoloid bir hâlim mi var ki bana Türk müsün diye soruyorsun? Antakyalıyım ben ve Kavm-i Necibe’ (Arap) mensubum.”
Neden Yalçın Küçük’ü fazla ciddiye almamak gerektiğini anlatmaya çalışıyorum size. Yeri gelir Kıbrıs’taki vahşeti anlatır, sonra zaman geçer, Türk ordusu böyle şey yapmaz der. Yeri geldi mi de Kürtlerle oturduğu masada Türk olmaktan imtina eder. Tüm bu tutarsızlıkları sergiler, sağa sola da ahlak dersi vermekten geri durmaz. Tıpkı kim gibi? Tıpkı Türkiye’ye döndükten hemen sonra Haymana’da birlikte yattığı Doğu Perinçek gibi. Bu zikzaklar, bu geri dönüşler konusunda usta kim, çırak kim, onu size bırakıyorum, siz karar verin. Peki Yalçın Küçük bu tornistanları neden yapar? Neden etik kaygı taşımaz? Nasıl bu kadar pervasızca sağa sola savrulabilir?
“Ne kadar safsın Ulaş, tam da Kürtlerin arasına sızmak için Türk olmaktan imtina etmiş, nabza göre şerbet vermiş, bunu anlamayacak ne var?” dediğinizi duyar gibiyim.
Hayır efendim, ben katılmıyorum size. Yalçın Küçük budur. O an duyguları ne diyorsa bir çocuk gibi aklı da ona ayak uyduruyor. Kişiliği bu, mizacı bu.
Ben burada sözü eski bir dostu olan Emre Kongar’a bırakayım. Emre Kongar 9 maddede Yalçın Küçük’ün ruh halini yazmış, ben 5’ini buraya alayım (1, 2, 3, 4, ve 7. maddeleri). Gayet açıklayıcı çünkü. Yalçın Küçük’ü anlamamızda bize yardımcı olacaktır. Şöyle yazıyor Kongar:
1) Dengesiz ve çok kavgacıydı. DPT’den bu yüzden ayrılmış, TİP’ten de bu nedenle ihraç edilmişti.
2) Çok zeki ve çok çalışkandı ama hemen kavga çıkarıyor ve derhal eski dostlarına, yeni rakiplerine karşı saldırıya geçiyordu.
3) Tutarsızdı; bir süre ittifak ettiklerini çok kısa bir süre sonra suçluyor ve ayrılıyordu.
4) Her konumuna uygun değişik tezleri savunduğu için fikirleri tutarsızdı. Kendisi de “Yazdıklarımı dönüp okumam: Onlar, dolduğum zaman kustuğum düşüncelerimdir. Kusmuklarımı okumam” derdi. Türkiye Üzerine Tezler ve insanları adlarına göre etnik olarak etiketlediği kitaplar yanlış ve fantastik iddialarla doludur. Bunları alıntılamak ve düzeltmek için yeni bir kitap daha yazmak gerekir.
7) Bilmediği konularda, gerçeklere ve bilimsel yöntemlere uygun olmayan çıkarsamalar yapıyor ve ilişkilerini kullanarak bunları popülerleştiriyordu.
Kongar’ın isabetle yazdığı bu cümleler tam da Yalçın Küçük’ü anlatıyor, ilerde bir iki şeyi de ben eklemek isterim.
Yalçın Küçük’ü derin devletin en derin adamı sayıyorsanız 1998 tarihinde Yunanlı gazeteciye anlattıklarına bir izahat getirmeniz gerekir öyle değil mi? Yukarda Yunanlı gazeteciye söylediği ve kitap haline getirilmiş Yalçın Küçük açıklamaları devletin kalbine kurşun sıkmak değil de nedir?
Haklı olarak şimdi bana “Ne yani, Yalçın Küçük bu açıklamaları yaptı diye kendisini temiz kalpli solcu mu ilan edelim? Derin devletle bağı olmadığını mı söylüyorsun?”
Bekleyin, yazının sonlarında size görüşümü söyleyeceğim.
İnfial yaratan Yalçın Küçük röportajından sonra Hocamız (!) Türkiye’ye dönüş yapar. Seçtiği tarih manidardır: 29 Ekim 1998. Sembollere, günlere, isimlere mana yüklemekte mahir olan Yalçın Hoca, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş gününde, 29 Ekim günü Türkiye’ye döner. Üstlere “Ben öyle zararlı biri değilim, sizdenim, devletime düşman değilim aslında” selamı çakar bu tarihi seçmekle.
PERİNÇEK‘E AYAK UYDURUYOR
Döndükten sonra Kürtçülük propagandası yapmaktan suçlu bulunarak iki yıl hapis cezasına çarptırılır. Doğu Perinçek ile Haymana Cezaevi’nde kalır. 2000 yılında tahliye olur.
Perinçek’le birlikteliğinden itibaren kendisini Aydınlık yazarı olarak görmeye başladık. Benim Yalçın Küçük’ü ciddiye almamam da bu döneme denk gelir. Her ne kadar ara ara göz ucuyla Hocayı yoklasam da o artık omurgası olmayan, rüzgâr nerden eserse rüzgâra göre oradan oraya savrulan bir yapraktı. Kafasına geçirdiği Kuvayi Milliye kalpağı ile Kemalistliğini tekrar öne almış, Perinçek’le yürümeye karar kılmıştı. Kırmızı atkısına ilaveten bir de kalpağı vardı artık.
Siz Yalçın Küçük’ü başından beri devletin en has adamı kabul eder, tüm hayatını bu yola vakfetmiş biri olarak görür, başına gelenleri, söylediklerini ve yaptıklarını bir senaryonun parçası sayarsanız, şu yazdıklarımın hiçbirinden size fayda gelmez. Tıpkı tartıştığım akrabam gibi başınızı sallar, her şeyin sırrına vakıf edasıyla “çok safsın” diyebilirsiniz. Ona ben bir şey yapamam. Sabredin ve okumaya devam edin.
TELEVİZYONLARA ÇIKMA DEVRİ
Yalçın Küçük bu dönemden sonra yeni yeni pistlere de girdi. Artık devir “televole devri” idi ve ekranlara çıkmanın yolunun spordan, magazinden geçtiğini idrak etmişti. Daha görünür olmak, daha popüler olmak istiyordu. Derin derin fikirler öne sürmek yerine “elma veren ağaç hangisiyse onu taşlayayım, öyle öne çıkayım” havalarına girdi.
Fenerbahçe’nin kalecisi Rüştü Rençber’e “Rüştü kovadır” demesi bunun bir öreneği idi. Kimlere salvolarda bulunmadı ki Yalçın Küçük!
Yaşar Kemal için “Yaşar güce eğilimlidir” der, “Fatih Terim futboldan anlamaz” diye ahkâm keser, Zülfü Livaneli’ye “Teneke sesli Zülfü” yakıştırması yapar, “Halil Berktay tarihçiyse ben de Marilyn Monreo’yum” diyordu.
En önemli kişi olarak kendisini görüyordu. “Son kırk yılda Yalçın Küçük’ü çıkartın, hiçbir politik hareket olmaz” diyecek kadar gerçeklikten kopuk ve narsisti.
Silivri’deki bir duruşmasında: “Bende yarış atı kompleksi var, Türk aydınlarının hepsini geçmek istiyorum” diyordu. Yazdıklarının, söylediklerinin, yaptıklarının temelinde hep bu güdü vardı bana kalırsa.
Herkese kılıç çekmeye hazırdı. En iyi entelektüel oydu, en büyük devrimci kendisiydi, tuttuğu yol en doğru yoldu.
CEMİL MERİÇ-YALÇIN KÜÇÜK BENZERLİĞİ
Bu tavrı bana Cemil Meriç’i hatırlatır. Cemil Meriç’i okuyanlar bilir, rahmetlinin saydırmadığı kimse yoktur. Orhan Veli’den Yahya Kemal’e, Tanpınar’dan Yaşar Kemal’e, Sezai Karakoç’tan Enver Gökçe’ye, aklınıza gelebilecek hemen herkese giydirir. “Ümit Yaşar’ın şiirleri ancak kerhanelerde ilgi toplayabilir” diye yazar. Çokça okumuş, düşünmüş, yazmış bir fikir insanı olan Cemil Meriç’in bu saldırganlığı incelemeye değer bir konudur. Yalçın Küçük ve Cemil Meriç’in ortak yönleri, her ikisinin de kendisini dönemin en önemli aydını olarak görmek istemesindendir. Cemil Meriç kuşkusuz Yalçın Küçük kadar irtifa kaybetmez, ama ikisinin de çevrelerine saçtıkları öfke çok benzerdir.
Yalçın Küçük sonraki yıllarda katıldığı televizyon programlarında yumruğunu bir anda masaya şiddetle vuruyor, muhatabını havaya zıplatıyor, kitaplarını stüdyoda sağa sola fırlatıyordu. Sordular bir gün kendisine, “Neden böyle yapıyorsunuz?” diye. Hiç unutmam şöyle demişti cevap olarak: “Daha çok izleniyor, benden böyle istiyor televizyoncular.”
Dedim ya, devir görünür olma devriydi, ağır abi olma devri değildi. Hoca da trendlere ayak uyduruyordu!
VEDAT TÜRKALİ NASIL KIZMASIN!
Vedat Türkali’nin yazdığı bir olay var. Vedat Türkali kendisine ne söylüyor, o sağa sola nasıl aktarıyor, şimdi bir de ona bakalım. Bunları okudukça anlayacağız Yalçın Hoca’yı!
Olayı aynen Vedat Türkali’den okuyalım:
Çok yıllar oluyor, bir tarihte, Türkiye Üzerine Tezler diye, Yalçın Küçük imzalı bir kitap geçti elime. Sorunları yüreklice irdeliyor, kimi bilmediğim konularda kesinkes bilgiler veriyordu! İlgiyle okurken, bildiğim, çoğu içinde yaşadığım olaylardan, olgulardan söz etmeye başlayınca duraladım. Hiç bilmediği konularda, bir küçük noktayı parmağına dolayıp, akıldışı yakıştırmalara kalkıyor, kimi yerde de resmen uyduruyordu. Kitabı bıraktım; daha önce ‘öğrettiklerini’ de kuşkuyla koydum bir kıyıya.
İzledim sonraları; hep aynı yol yöntem, aynı yaklaşım, aynı biçem…
Bir rastlantıyla karşılaştık bir gün. Doktor Hikmet Kıvılcımlı konusunda konuşmak için bana gelmek istiyordu. Yolculuğa çıkacağım sıraydı. Yalnızca şunu dedim; ‘Şimdi size bir şey söyleyeceğim ya, sakın bunu övgü diye almayın! Doktor Kıvılcımlı’ya benzeyen bir yanınız var: Siz de onun gibi, pek iyi bilmediğiniz konularda bir noktayı parmağınıza dolayıp spekülasyonlara kalkıyorsunuz!’ Kızarıp bozardı, kızdığını belli etmemeye çalıştı, ayrıldık. Bir zaman sonra, Yol dergisinde çıkmış, benim adımın da geçtiği bir konuşmasından söz etti arkadaşlar. Alıp baktım, şöyle diyordu; ‘… Doktor Hikmet’i hiç sevmeyen Aziz Nesin’le, onu çok seven Vedat Türkali beni ona benzetirler. Hatta bir gün Vedat Türkali beni Doktor Hikmet’e benzetince, ‘Vedat Bey, siz bunu bana övgü için söylüyorsunuz ya,’ dedim…’ Hemen bir açıklama yazıp Yol dergisine gönderdim. Çıktı mı bilmem; Yol’un sonraki sayılarını görmedim.
…..
Haklı olarak Vedat Türkali dayanamıyor, rahmetle Can Yücel’i anıyor: “Yalçın Küçük’tür ama mide bulandırır”
Yalçın Küçük’ü anlamamız, onu ne derece ciddiye alabileceğimizin örnekleri olarak bunları verip duruyorum.
Yalçın Küçük televole çağında ekranlara çıktıkça popülerleşti, popülerleştikçe gerçeklikten koptu.
Kimileri onun narsist kişilik bozukluğuna gözünü kapattı, “Yalçın var ya Yalçın, çok derin bir adamdır, Yalçın demek devlet demektir!” dedi. Onun akıldan, izandan, gerçeklik ve ahlaktan kopuk sözlerine büyük değer biçtiler. Bunu biz Kürtler daha çok yaptık. Sebebi ise Küçük’ün kimi sözleri ve Öcalan’la geçmişteki ilişkileriydi kuşkusuz. Yalçın Küçük’ün birçok sözü Öcalan’ın çizgisine muhalefet eden bizim gibi insanların can simidi oldu. Küçük’ün ağzından dökülen her cümleye hakikat muamelesi yaptık. Lüzumundan fazla değer biçtik diyeyim hadi. E bir de Şam Büyükelçisi Cenk Duatepe ile bacanaklığı vardı, o da tuz biber oluyordu.
“Ben, Türkiye’de yaşayan Kürtleri Barzanileşmekten alıkoydum; yoksa onlar da toprak talebinde bulunurlardı. Yakın zamanda Demokratik Türkiye için mücadele edecek ve ölecekler. Bu, hepimizin hayali değil mi? Bir Kürd’ün Demokratik Türkiye için ölmesi… Savcı Bey, benim soyadım Küçük ama ben bu devlet için büyük işler başardım.” Sözü de bunlardan biridir. Öcalan’ın yediği her haltı (teslimiyeti) artık kendi hanesine yazıyordu Küçük. Sözüm ona Öcalan bugün devletin dediklerini harfiyen yapıyorsa bu onun başarısı olarak görülmeliydi!
Hasan Bildirici Yalçın Küçük’ü yazarken şöyle bir cümle kurdu: Türkiye’ye döndükten sonra “PKK’yi ve Kürdleri Barzani çizgisinden ben uzaklaştırdım,” dedi. PKK ve Barzani ne zaman yakın olmuştu ki o uzaklaştırsın?
Bildirici’ye bir iki ilave de ben yapmak isterim. Abdullah Öcalan başından beri diğer Kürt örgütlerine karşı şiddet kullanmış, Ferit Uzun’u mesela öldürtmüş, Özgürlük Yolu’ndan, Kawa’dan adamlar vurmuş, KDP ile “Bırakuji” denilen kardeş kavgalarına tutuşmuş defalarca. Öcalan kendini Kürtlerin yegâne lideri olarak dayatmış, acımadan defalarca kardeş kanı akıtmıştır. Yalçın Küçük olmadan bunlar zaten vardı ve örnekleri boldur. Öyleyse biz Yalçın Küçük’ün bu sözüne neden itibar edelim ki?
Yalçın Küçük Bekaa’da iken eminim hemen her sohbeti kaydedilmiştir. Keşke o kayıtlar yayınlansa da gerçeği öğrensek. Yalçın Hoca Öcalan’ı pohpohlamış mı yoksa Öcalan’ı Kemalistleştirmek için mi çabalamış! Ben Yalçın Küçük profiline baktığımda kararlı bir Kemalist olarak Bekaa’ya gittiğine ve orada kararlı bir anti Kürt çizgi izlediğine inanmıyorum. Malzememiz ortada. Yalçın güce oynar! Post peşindedir! Büyük adam olma derdindedir! Bunun için anasını bile satar! İlk teması Öcalan ile para için kurduğunu unutmayalım!
“Benim karşımda Barzani var, benim karşımda israil var.” gibi uçuk kaçık sözlerini mi yorumlayalım,
“Her kötülüğün altında İsrail parmağı arayacaksınız.” sözünü mü?
“İbrani asıllı olmayan hiçbir yere gelemez.” deyişini mi?
Delidir, ne yapsa yeridir deme taraftarıyım; ama siz “o kadar da değil” diyeceksiniz muhtemelen, deyin. Ama onun tüm sözlerinin nasıl bir insanı işaret ettiğini bir kere daha düşünün lütfen.
Vedat Türkali onun için: “Aklın almayacağı ölçüde yalan söyler. Rahmetli Aziz Nesin’le ilişkilerimiz üstüne tüm anlattıkları uydurulmuş şeylerdir” diye yazar.
Benim de kanaatim odur: Kendisinden söz edilsin, manşetlerde olsun, büyük aydın olarak anılsın diye söylemeyeceği yalan, girmeyeceği kılık yoktur. İŞİD’i övmenin kendisine bireysel olarak katkısı olacağını bilse İŞİD’i de övebilirdi. Nasılsa başka zaman çark eder, tutarlı olmak gibi bir derdi yoktu ki Küçük’ün!
Ayşe Hür’ün yazdıklarından bir kesit alayım buraya. Ayşe Hür’ün Facebook’ta Yalçın Küçük’ün ölümünden sonra yazığı yazıdan bir bölüm:
YALÇIN KÜÇÜK’ÜN ONOMİSTİK RADARINDA “AYŞE HÜR” ADININ ANLAMI
Hur mu Hür mü?
Yalçın Küçük soyadımdaki noktaları atıp HUR imlasını kullanıyor ki tezine uysun. Halbuki benim soyadım HÜR ve bu soyad evlilikten dolayı aldığım hukuki soyad. Eşimin soyadını da dedesi almış elbette. Tokatlı bir Alevi olan dede, Alevi inancına göre Kerbela’da Yezid’in kuşatması sırasında Hüseyin’in safına geçen Yezid ordusunun seçkin komutanlarından Hür bin Yezid’e nispetle almış o soyadını.
Rahmetli ne bilsin yıllar sonra Yalçın Küçük’ün Hür’ü Hur yapıp oradan Ben-Hur’a, oradan Sabetaycılığa bağlayacağını?
Bunu, yazıyı farkettiğim dönemde (2010’larda) Yalçın Küçük’e yazmış ve “bütün analizlerinde bu tür boşluklar olduğundan eminim, bir gün üşenmeyip hepsini tek tek inceleyeceğim” demiştim. Yöntemini savunan ama benim soyadda çok da ısrarcı olmayan bir cevap vermişti.
Ayşe Hür’ün yazısı biraz daha uzun tabii, ben son cümlesini de vereyim:
Yalçın Küçük onomastik saçmalığını bıraktı mı, bıraktıysa ne zaman, takip etmedim. Esas tahribatı Kürt Meselesi ile ilgili yaptı. O konuya da Kürt arkadaşlar değinsin…
Evet, böyle bitiriyor yazısını Ayşe Hür.
Bunlar onun “Bilim insanı” kimliğinden izler…
“Biz orducuyuz, orducu sosyalistleriz” diye ekranlarda gürlemesi de Küçük’e ayırt edici bir vasıf kazandırmaz. Bu söylemin hiçbir yerinde hiçbir yenilik yoktur. Bu Doğan Avcıoğlu’nun tezlerine bizi götürür. “Doğan Avcıoğlu” isimli hacimli eserinde Prof. Hikmet Özdemir bize Avcıoğlu’nun dünyasını tüm detaylarıyla, yazılarından örneklerle anlatır durur. Yine Hasan Cemal’in “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” isimli anı kitabında Doğan Avcıoğlu’nun tutturduğu yolu görürsünüz. Yalçın Küçük’ün yaptığı da Doğan Avcıoğlu’nu tekrarlamaktır.
Ben okumadığım için bir şey diyemeyeceğim ama Demir Küçükaydın, Türkiye Üzerine Tezler’in birinci cildinde Yalçın Küçük’ün Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın fikirlerini çalıp kendine mal ettiğini yazıyor. “Ondan beri hiç saygı da duymazdım” diye ilave ediyor.
Yapabilecek tıynettedir, inanırım.
“Tunceli’de Türk devleti devlet olmanın gereğini yapmıştır. Kürtlere neyi vereceksin, bizi yenmediniz ki! Ha ayrılmak mı istiyorsun? Gücün yetiyorsa ayrılabilirsin.”
Bu cümleler Küçük’ün ağzından dökülmese Doğu Perinçek konuşuyor sanırsınız. Haymana’da Perinçek onu tam istediği kıvama getirmişti, o günden sonra hep Doğu Perinçek ağzıyla konuştu durdu.
Perinçek aşırı derecede Tayyip Erdoğan’a destek çıkana kadar Perinçek ile yürüdü, sonra onunla da bozuştu.
Günahıyla sevabıyla bir Yalçın Küçük geçti dünyamızdan. Kimimiz onu dahi, kimimiz yarı deli olarak gördük. Çalışkan ve zeki olduğunu söyleyen, Aydın Üzerine Tezler, Türkiye Üzerine Tezler, Kürtler Üzerine Tezler isimli kitaplarına büyük önem atfedenler de oldu kuşkusuz.
“Türk aydını tercüme odasında doğmuştur” saptaması onun en bilinen sözü oldu. (Bu sözün Şerif Mardin’e ait olduğunu söyleyenler de var bu arada)
Aydınlar Dilekçesi ile 12 Eylül’e karşı ses çıkarması elbette takdir edilmesi gerekir. Tayyip Erdoğan iktidarında olan bitene Doğu Perinçek gibi bakmaması da hanesine yazılacak bir artıdır. Bir insan artısı ve eksisiyle ortaya konulmalıdır.
“Yazdıklarımı dönüp okumam: Onlar, dolduğum zaman kustuğum düşüncelerimdir. Kusmuklarımı okumam” demesi ise onun tüm tutarsızlıklarının, zikzaklarının, onun neden ciddiye almamamız gerektiğinin açıklaması oluyor.
Türkiye’nin en önemli aydını olma hevesiyle yola çıktı ama çocuksu ruhu, kavgacı kişiliği, her girdiği yeni pozisyonda kendini göstermek için en sivri lafları etmesi onu bir muammaya çevirdi. Gençliğinde de böyle miydi bilmem ama benim takip ettiğim yıllarda Yalçın Küçük bu dünyada en çok kendisini överdi. Bir narsisti. Onun sözlerini baz alırsanız dünya onun yüzü suyu hürmetine dönüyordu. Gerek Kürt sorununda olsun, gerek aydınlarla ilgili polemiklerinde olsun onun sözleri ciddiye alıp çıkarsamalar yapmak, Yalçın Küçük’ü veri alıp doğru analizler yapmak kanımca doğru değildir.
Bugün Öcalan’ın teslimiyetçi tutumuna bakıp Yalçın Küçük’ü bu işin mimarı olarak görmek doğru bir yaklaşım değildir. Yine Öcalan’ın emrindeki gazetenin Barzani ve KDP aleyhindeki manşetlerine bakıp “Bunlar Yalçın Küçük’ün talebeleridir” demek de doğru değildir. Şayet 90’lı yılların başında Yalçın Küçük yerine İsmail Beşikçi Bekaa Kampı’na gitmiş olsaydı Öcalan yine bugünkü Öcalan olurdu, emrindeki gazeteler de yine aynı gazeteler olurdu, buna şüpheniz olmasın. Öcalan Yalçın Küçük ile bozulmadı, Yalçın Küçük Öcalan’ın içini boşaltmadı. Suriye denetimde ve gözetiminde, kontrollü bir savaşın harem sahibi lideriydi Öcalan. Krallar gibi yaşadığını sadece ve sadece fotoğraflara bakarak da anlayabilirsiniz. Hayatta kalacak kadar beslenen PKK kadrolarının fotoğraflarına bakın bir de Öcalan’ın davul gibi şişen karnına bakın, Öcalan’ın davasının ne olduğunu görürsünüz zaten. Türkiye’ye, yani dayı yurduna geri döndüğünde gösterdiği performans(!) Yalçın Küçük’ün eseri değildir diyorum. Öcalan zora gelmez, işkenceyi göze almaz, Kürtlük davası için direnmez zaten. Bakmayın Yalçın Küçük’ün kendisini şişirmelerine. Öcalan’ın Kürtlük damarı vardı da Yalçın Küçük onu operasyonla çekip almadı yani. Bir narsistin sözlerine kıymet verip yanlış çıkarsamalar yapmayın.
Yalçın Küçük’ü yıllar yılı Öcalan’ın akıl hocası olarak işledik durduk. Bunu kimi zamanlar ben de yaptım. Bunun doğru olmadığına inanıyorum artık.
Bakın, devlet içinde, MİT içinde bir kanat Yalçın Küçük’e kanca atmış, kendisini Bekaa’ya göndermiş de olabilir. Böyle olsa bile yukarda saydığım sebeplerle PKK ve Öcalan’da fazla bir şey değişmediğini söylüyorum. Zaten Öcalan’a direk veya dolaylı giden ne ilk ne de son insandı Yalçın Küçük. Yukarıda anlatmaya çalıştığım Yalçın Küçük portresi sağlıklı bir insanla karşı karşıya olmadığımızı anlatmak içindir. Onun tahrik gücü yüksek sözlerini, uçuk kaçık açıklamalarını, narsist kişiliğini bilin istedim.
Not: Sanırım 2004 yılıydı, Muhsin Kızılkaya Yalçın Küçük hakkında bir yazı yazmıştı Birgün Gazetesi’nde. O yazı Yalçın Küçük’ü yazmamda bana ilham kaynağı olmuş bir yazıdır. Hatta bu yazıyı onun genişletilmiş bir versiyonu veya devamı olarak da düşünebilirsiniz. Okuduğum en güzel Yalçın Küçük değerlendirmelerinden biriydi.
