Henüz kimsenin ölümü konduracağı yaşta değildi, zamansız ölümdü onunkisi.
Geniş kitlelerin gönlünde taht kurmuştu. Çok seviliyordu. Bunu O’nun vefatından sonra sosyal medyada yapılan paylaşımlardan ve cenazesine katılanların sayısından da anlamak mümkündü.
Yaptığı esprilerle, lafı gediğine koymasıyla, doğallığıyla taraflı tarafsız hemen her kesimden herkesin bir parça sempati beslediği bir insandı Sırrı Süreyya Önder. O’na ne kadar muhalif olursanız olun O’nun sosyal medyada sizi güldürecek, sizi düşündürecek, kalbinizi fethedecek, “Vallahi harika konuşmuş, vallahi harika laf sokmuş, güzel espri yapmış” diyeceğiniz bir videosuna mutlaka tesadüf edersiniz.
Özellikle Kürtlerin gönlünde taht kurdu. Onun Öcalan’la, ve devletle iş tutması bizleri başından beri çok rahatsız etse de, çoğu Kürt onu bizler gibi görmedi, aksine O’na kucak açtı, bağırlarına bastı, defalarca vekil olarak meclise gönderdiler. Bana göre Kürtlerin Sırrı Süreyya’yı gözü kapalı Kürt dostu saymalarında doğal sebep onun baskın Kürt aksağanıyla konuşmasıdır. Bu yönüyle hangi Kürt örgütüne girse, hangi Ķürt kurumunun başına getirilse, devlet tarafından hangi görevle memur edilse şüphe uyandırmaz, hemen kabul görürdü. Bu O’nun en büyük kozu, her yere giriş vizesiydi. Tipiyle, diliyle tam bir Kürttü, o her ne kadar “Ben Kürt değilim,Türküm” dese bile…
Sol literatüre vakıf, edebiyatla arası iyi, eli kalem tutan, senaryo yazan, yönetmenlik yapan, hani on parmağında on marifet diyebileceğimiz türden özellikleri de vardı. Türkçesi pek kulağa hoş gelemese de CV’si gördüğünüz gibi gayet parlaktı, bu hakkı da teslim etmek gerek.
PKK/DEM kitlesi dışında kalan çevreler ise Sırrı Süreyya Önder’in bu bilinen özelliklerinden ziyade onun politik başka icraatlarına bakıyor, oraya dikkat çekiyor. Ki ben de o kesimler arasında yer alanlardan biriyim.
Yazımın bundan sonraki kısmı “Bildiğiniz S. S. Önder” portresine ters düşüyor, bunu belirterek devam edeyim. Sırrı Bey hakkında bizlerin bildiği başka şeyler de var. Bizleri “Sizin bildiğiniz Sırrı Süreyya Önder” portresine muhalif eden de bu farklı bildiklerimiz ve düşündüklerimizdir.
Sırrı Bey’in PKK ve Öcalan’la ilişkisini yazar Yalçın Küçük’ün 90’lı yıllarda PKK ile, Öcalan’la ilişkisine benzetenler çok. Haksız da sayılmazlar. Yalçın Küçük Öcalan’ın baştacıydı. Bekaa’ya gider Öcalanla uzun söyleşiler yapardı. Çok samimi olmuşlardır. Yalçın Küçük’ün bacanağı Cenk Duatepe Öcalan’ın bir dairesinin bulunduğu Şam’da büyükelçiydi. Böyle girift bir ilişki ağı vardı. Küçük, en az Öcalan kadar MED TV’de ekranlara çıkardı. Kürtlerin gönlünde taht kurmuştu. Ben de onun gazete yazılarını hiç kaçırmadan okuyanlardan biriydim. Kalın kitaplarının yanında ince bir iki kitabı da vardı, ben onları okumuştum: Biri SİCİL diğeri DAVALARIM’dı. Yalçın Küçük Almanya’da PKK’nin bir stadyumdaki organizasyonunda mikrofonda şöyle konuşuyordu, ki siz de bulabilirsiniz, meşhur bir vaazdır:
“Bugün diyorum, bugün diyorum, bugün diyorum… Dünyada en güzel baş Kürt başıdır. Çünkü Kürt başını kaldırıyor.”
Sonrasında sesini daha da yükselterek :
“Selaaaaam Başkaldıran Kürde, Selaaaam Kürdistan dağlarına, Selaaaam Kürdistandan dağlarındaki kardeşlerime, Selaaaam Kardeşime” gibi laflarla hem Kürtleri selamlıyor hem de Öcalan’a methiyeler düzüyor, salonu inletiyordu. Ve ona artık tüm yollar açıktı. MED TV onu neredeyse hergün stüdyoda ağırlıyordu. Öyle ya, Kürt başını çok seviyordu, artık onun Kürt dostluğundan nasıl şüphe edilebilinirdi ki?!
Yazılarında “Devlet illegaliteye çıkmıştır, terörist olan devlettir” diyor, içimizin yağlarını eritiyordu. İsmail Beşikçi’nin duruşmalarında hazır bulunuyor, “aydın dayanışması göstererek” gönlümüzü defalarca fethediyordu. “Ben Manukyan’ın vergi rekortmeni olduğu bir ülkede yaşamayı red ediyorum” deyip Türkiye’yi terk ediyor, biz de bunu onun ne kadar onurlu bir insan olduğuna yoruyor, “Vallahi helal olsun, adama bak” diyorduk. Yurtdışına çıkınca yatağı yorganı MED TV stüdyolarına seriyordu. Bir Kürt o günlerde Yalçın Küçük aleyhinde birşey dese tartışmasız onu “hain, alçak” ilan edebilirdik. O’na olan sevgimiz o düzeydeydi. Tıpkı bugün Sırrı Süreyya’yı nasıl seviyorsak aynen o günlerde Yalçın Küçük’ü de o şekilde seviyorduk. Allah ömür verdi de Yalçın Küçük’ün ne olduğunu zaman bize gösterdi. Artık Yalçın Küçük ayan beyan ortadadır, onun ne olduğunu bilmeyen kalmamıştır sanıyorum. Yalçın Küçük’ün Kürtlerle, Kürdistanla, Apo ve Barzani ile ilgili yıllar sonra söylediği sözler sosyal medyada dolaşıyor.. Nasıl bir görevle oralarda cirit attığını artık biliyoruz.
Sırrı Süreyya Önder ise aldığı hapa (!) dolayısıyla kalbine yenildi ve ne yazık ki O’nun diğer yüzünün bilinmesi, ortaya çıkması fırsatı doğmadı. Bir barış güvercini, bir melek olarak göç etti gitti(!) Ondan geriye bol miktarda gırgır şamatalı video kaldı bize.
Pekii ama Sırrı Bey gerçekten bir melek miydi? Biraz daha yakından bakalım Sırrı Abimize. Özellikle İmralı’da Öcalanla görüşmeleri bize epey malzeme veriyor. Bir bakalım:
11 Ocak 2014 Tarihinde HDP heyeti ile Abdullah Öcalan arasında İmralı’da yapılan bir görüşmede o da vardı. O görüşmeden kısa bir kesiti buraya almak istiyorum. Konu Leyla Zana’dır. Bizim “Melek, barış elçisi” Sırrı Abi Leyla Zana için şöyle diyor:
- S. Önder: Bence kendisiyle fazlaca meşgul. Ortak çalışma bilinci yok. Her an kontrolsüz bir tavır geliştirip süreci zora sokabilir.
- Buldan: Bence bir şans daha vermek gerekir. Arkadaşlar çağırıp konuşursa belki düzelebilir.
- Öcalan: Leyla’ya deyin ki, Öcalan’la görüşme işi ciddidir. Barzani bile yan üründür. Bizim görüşmelerimiz olmasaydı bugünkü pozisyonlarında olmazlardı. Örgüt işleyişine bağlı kalacak. Bunu kendisiyle konuşun. Bütün hünerlerini Sırrı Bey gibi, Pervin hanım gibi ortaya koyacak. Biz siyasi bir hareketiz. Siyasetle oynarsa CANIYLA ÖDER. Oyun değildir bu. Danışmanla gelme işi olmaz. Ancak Sırrı beyle gelirse görüşürüz.
Kendisine söyleyin, Sırrı Bey bizim fahri Başkanımızdır. O olmazsa olmaz.
Eğer bu satırları okuduysanız ve bir tuhaflık görmediyseniz yazının bundan sonrası da size bir şey ifade etmeyecektir. Düşünün, güya devletin elinde bir “tutsak” olan Abdullah Öcalan Leyla Zana’yı ölümle tehtid ediyor. İçerdeki bir mahkum, hem de yedi yirmidört gözetim altında olan bir mahkum, bir milletvekilini ölümle tehtid ediyor. Barış elçisi, okumuş, entelektüel ve kendisi de milletvekili olan Sırrı abimiz ise araya girip “Sayın Öcalan, Leyla Hanım bağımsız, özgür bir bireydir. Sizden, bizden farklı düşünebilir, onu ölümle tehtid etmek de neyin nesi? Burası Bekaa Kampı değil, lütfen, biraz yavaş!” diyemiyor, demiyor. Sürekli vıcık vıcık bir ağızla Öcalan’a “Başkanım , Başkanım” deyip duruyor. Ee hani o sanatçı kişiliği, hani nerde o her derde deva adam, hani nerde herkese ağzının payını veren adam? Cemil Bayık/Duran Kalkan bile bu iştahla ağzını yaya yaya Abdullah Öcalan’a “Başkanım” dememiştir; o hep Öcalan’a başkanım diyordu.
Devam edelim…
21-28 mart 2015 tarihleri arasında çok önemli bir işe imza attığını öğreniyoruz Sırrı Bey’in. Hendek Savaşı kararını İmralı’dan alıyor, Xınere denen mıntıkada bir mağarada PKK’ye Hendek Savaşı kararı aldırıyor.. Öcalan adına, tam yetkili olarak oradadır. Kimse karşı çıkamaz. Sonrasını hatırlarsınız. Hendek Savaşı birçok şehri sardı, ortalık ana baba gününe döndü. Devlet birçok Kürt şehrini yerle bir etti, yüzlerce Kürt genci öldü, onbinler yerini yurdunu terk etti, bunlardan kimisi batıya göç etti, kimisi de evsiz derma çatma yerlere sığındı.
Düşünün, bu kararı götüren kişi meclisteki bir Milletvekili! Meclis İdare Amiri! Yani Sırrı Abimiz!!!
Ve Hendek’te sona doğru gelirken, Sırrı Abi burada da devredeymiş. Öyle ya, Öcalan onu “Fahri Başkan” ilan etmemiş miydi?
Hendek Savaşlarının sonlarına doğru Hendek komutanlarından Çiyager’e telefon açıyor, diyor ki : “Politka değisti. Önderligin kesin talimatidir, beyaz bayrakları kaldırın, gelin teslim olun. Ben şu an 7. Kolordu Komutanı ibrahim Yılmaz’ın yanındayım. Komutan da asker sözü veriyor, kimsenin kılına dokunulmayacak.”
Selim Çürükkaya Hendekler sürecini ve Sırrı Süreyya’nın rolünü tek tek anlatmıştı kanıtlarıyla. Daha fazlasını merak edenler Selim Çürükkaya’nın Xani Tv’deki konuya dair videolarına bakabilir.
Başka bir tarihe gidelim…
14 Mart 2015’te Öcalan’la İmralı heyetinin yaptığı görüşmede, Sırrı Süreyya Önder, ‘Üç ay değil, ömür boyu Apocu olacağım’ diyecek kadar rahattır ve yeni pozisyonuna son derece adaptedir. Öcalan’la aralarındaki dialog şöyledir:
Öcalan: Bu işler çok hassastır. Biçimle ilgili sorunları çözmemiz gerekir. Ben buna çok dikkat ederim. Heyete de elli kez söyledim. İşte Sırrı da Apocuyum diyor. Apocuyum demek büyük ciddiyet ister. Ameller niyete göre olmalıdır.
Önder: Başkanım, elli yaşından sonra Apocu olmak da kolay değil.
Öcalan: Bunu sen söyledin, sen bana dayattın. Apocuysan ben ciddiyet isterim. En azından üç ay ciddi Apoculuk istiyorum. Müzakere sürecinde tam bir Apocu olacaksın. Bizim yaptığımız iş ciddidir. Müzakere ciddi bir iştir.
Önder: Üç ay değil, bir ömür boyu Apocu olacağım.
Öcalan: Zaten pazara kadar değil mezara kadar demiştim. Yeteneklisin, ama sorunun benimle fazla pratik yapmamış olmandır.
Ne kadar da samimi, güzel bir sohbet değil mi?!!!
Peki ama Sırrı Abi Apocu olduktan sonra artık Kürtler adına ne konuşacak? Abdullah Öcalan devletin dedikleri dışında ne diyor da Sırrı ne desin?
Sırrı Abimiz bir konuşmasında da:
“Biz HDP’yi (Halkların Demokratik Partisi) neden kurduk biliyor musunuz?
Kürd milliyetçiliğinin önüne geçmek için kurduk.” demişti.
Lafın tamamı ahmaklara söylenir, daha ne desin Sırrı!
Yine Öcalan’la bir İmralı görüşmesine bakalım:
26 Ağustos 2014’te yapılan görüşmede Önder, raporu okuduktan sonra Öcalan ‘’Siyaseti doğru, dikkatli ve ciddi yapmalısınız. Emeğinize saygı duymalısınız, yoksa kasıp kavrulursunuz. Buna dikkat etmelisiniz. Sırrı, sen yedi yıl cezaevinde kaldın, kendi emeğine sahip çıkmalısın. Kaldı ki sen bir yetimsin’’ diyor.
Öcalan’ın sözleri üzerine Sırrı Süreyya Önder söz alarak, ‘’Olur mu Başkanım? Siz söylediniz ya, benim babam sizsiniz, ben kendimi yetim saymıyorum’’ ifadelerini kullanıyor.
Hepimiz biliyoruz ki S.S Önder’in bir PKK geçmişi yok. PKK ile bir bağı olmamış. Sol siyasetten gelen biri. Nasıl oluyor da bu derece Öcalan’ın gözdesi oluyor? Öcalan’ın “büyük liderliği ve ikna kabiliyeti” mi Sırrı Bey’i bu noktalara taşıdı yoksa başka bir şey mi…?
Bu samimiyet, bu vıcık vıcık ilişkilerin kaynağı ne olabilir?
Ben burada PKK’nin veya Öcalan’ın 40 yıldan fazladır biriken suçlarını, günahlarını Sırrı Bey’ın boynuna bindirecek değilim elbette, ama şu da artık ayan beyan ortadadır: Sırrı Bey devletin gözetiminde ve devletin rızasıyla Kandil’e gitti, onca insanın huzurunda “Hendek Savaşı” kararını örgüte aldırdı. Gururla “Başkan Apo’yu temsilen burdayım” dedi. Devlet adına çalışmak, iş yapmak bu değilse nedir? Kimileri buna “görevli olmak” der, kimileri de “ajanlık”! Adını siz koyun ama Sırrı Süreyya’nın oynadığı bu uğursuz “rolleri” kim inkâr edebilir?
Süreyya’nın Kürt halkına yaptığı en büyük kötülük nedir derseniz, ben şunu derim: Ali Haydar Kaytan, Duran Kalkan nasıl ki Öcalan kültünün yaratılmasına büyük katkıları olduysa Sırrı Süreyya Önder’in de şu onbeş yılda katkısı o kadardır. Bunu unutamayız. Sırrı Süreyya gibi entelektüel bir insanın, bir zorbayı baştacı etmesi, onu sürekli pohpohlaması, bu halkın okumuşlarını, ileri gelenlerini hiçe sayıp bile isteye bir itirafçı karşısında el pençe durması, Öcalan’ın sürekli karizmasını parlatması bize attığı en büyük kazıktır. Bu basite alınamaz. Bu bir halkın bir bir kişiye bağlatılması olayıdır. Bir toplumun tüm kesimleriyle Öcalan’ın reayası gibi görülmesi olayıdır. Bir halkın, bir ulusun aşağılanmasıdır. Tek bir kişinin milyonlardan üstün tutulması projesine hizmet etmektir. Milyonlarca insanın yatıp kalkıp bir kişinin ağzına bakarak kendine yön çizmesinin mimarlarındandır Sırrı Süreyya.
İşte Sırrı Süreyya Önder tüm birikimini bu işe hasretmiştir, hem de bile isteye, göz göre göre.
Kendisini sevmiyorsak sebebi var yani!
Finalde Türk bayrağına sarılı PKK şehidi oldu! Bu şeref ona aittir, az şey mi?!
Demem o ki, Yalçın Küçük’ü hiç bilmeseydik Sırrı Abiyi gözü kapalı biz de sevebilirdik, biz de O’nu büyük Kürt dostu sayabilirdik. Ama artık yemiyoruz bunları; seven kendisini sevsin fakat bize kimse ikinci bir Yalçın Küçük’ü yutturmaya kalkmasın!
Sırrı bizim Sırrı’mız değil sizindir, sizin olsun!
8 Haziran 2025
