Bilirsiniz, “Kör ölür badem gözlü olur” diye bir atasözü vardır. Merak etmeyin, size Reha Muhtar’ı öyle övecek falan değilim, onunla yaşadığım bir iki anımı paylaşmak istiyorum. BJK TV’de bir dönem Kameraman olarak çalışırken yolum kısa bir süreliğine Reha Muhtar’la kesişti. Kendisi Beşiktaş Klübünün yöneticisiydi ve Klübün Televizyonu BJK TV de ona bağlıydı. Kendisi her zaman gelip başımızda durmazdı tabii, ara sıra uğrar, müdüre talimatlar verir giderdi. Bazen kısa bazen de uzun dururdu.
Klüp televizyonu yeni kurulmuş sayılırdı. Ben de Flash TV’den sonra bir süre işsiz kalmış sonra bir arkadaşın önerisiyle BJK TV’ye girmiştim. Reha Muhtar stadın içinde bulunan Televizyona uğradığında herkesi bir telaş alırdı. İlk gelişinde dikkat ettim, elinde bir kupa bardak, şoförü ara ara o bardağı alır gider birşey doldurur getirirdi; meğer viski dolduruyormuş. Sonraki gelişlerinde de hep aynı sahne vardı.
Bir keresinde denildi ki akşam tüm çalışanlar stüdyoda toplanacak, Reha Bey çalışanlarla bir toplantı yapacak, kimse erkenden eve gitmeyecek. Herkes ordaydı, Deniz Arman hariç,… O da sonra telefonla bağlandı toplantıya. Reha Muhtar elinde kupa bardağı, geldi stüdyoya, masaya kuruldu. Hepimiz ayakta, onun tam karşısındayız, oturan sadece kendisi. Tek tek herkese kim olduğunu, daha önce hangi televizyonlarda çalıştığını sordu. Sırası gelen kendini tanıttı, çalıştığı kurumları saydı. Sonra detaylara girdi. Muhabirlerden Güney Mergen’e, “Seni ekranda daha çok görmek istiyorum, ekrana yakışıyorsun, dişlerini yaptır ama” dedi. Güneyin dişleri aralıklıydı. Güney çok mutlu oldu, havalara uçacaktı. Sonra çok ciddi bir yüz ifadesiyle “O Beşiktaş otobüsünün Fulya’dan Stada gelişini kim montajladı? Montajlayan bir adım öne çıksın?” dedi. Üç tane montajcı vardı, hepimiz onlara bakıyorduk, o üçü de korku ve şaşkınlıkla birbirlerine… Ortam sessizliğe büründü; montajcılar şimdi ayvayı yedi diye düşünmeye başladık. Soruyu tekrarladı : “O otobüsün geliş kurgusunu kim yaptı?”
Adını şimdi hatırlayamadığım, yüzü japonları andıran kısa boylu montajcı arkadaş içine kaçmış sesiyle kısık bi şekilde el kaldırdı:
-Reha Bey be ben yaptım!
-Bir adım öne çık, gel şöyle öne!
Çocuk ürkek adımlarla öne çıktı, Reha çocuğa baktı “Seni gözlerinden öpüyorum, montaj böyle yapılır işte, aynen devam!” demez mi!… O sesi içine kaçan çocuk adeta öldü öldü dirildi, öbür dünyaya gitti geri geldi. Reha’nın iltifatından sonra biz geride duranlar bile sessizce ohhh dedik, sevindik çocuk adına. Çocuğun rengi düzeldi ve gururla yerine geçti.
-Deniz hazır mı, Deniz’i de bağlayın.
Deniz Arman da ekranların tanın sunucusuydu, orda olmadığı için toplantıya telefonla bağlandı. Birşeyler anlattı, en rahatı oydu. Son sözünü söylerken birşeyler sıraladı ve “Şunlar şunlar olursa ortalığın a…na koruz” dedi, ortama enerji kattı, coşku verdi.
Ben tabii diğerlerine göre daha yeni sayıldığım için şok oldum bu argo tabire. Çalışan bayan arkadaşlar da vardı ve kimse benim kadar şok olmamıştı. Daha sonra öğrenecektim bu tür sözlerin televizyon camiasında havada uçtuştuğuna.
Bir keresinde de hemşerim Mehmet Ali’nin bir kamera hareketini beğenmiş, M. Ali’yi onore etmişti.
Beşiktaş maç kaybetmişse asla Reha Muhtar’a yanaşmaz, röportaj teklifinde bulunmazdık, kimse buna cesaret edemezdi. Ama eğer maçı almışsak yanaşırdık kendisine.
Tuhaf bir fiziği vardı, o iri gövdesine rağmen ip ince bacakları vardı.
Bir gazeteciden çok bir stardı. Milyonları ekrana bağladı yıllar yılı. Haberciliğin rotasını değiştirdi, Ankara’nın ve dünya başkentlerinin siyasi haberlerini bir tarafa bıraktı magazine kaydırdı herşeyi. İnsanlar sözümona onun bu ciddiyetsizliğine deliriyordu ama gelin görün ki yine ertesi gün aynı insanlar onun haberlerini konuşuyorlardı.
Onun Ateş Hattı programı da unutulmaz programlar arasındaydı.
Üniversitede öğrencilik yıllarımızda şöyle birşey vardı: Televizyonların canlı yayınları için okullardan araç kalkar, programlara katılmak isteyen öğrenciler Okan Bayülgen’in, Beyaz’ın, Reha Muhtar’ın Ateş Hattı gibi programlara katılırlardı. Bir keresinde biz Marmara İletişim’den bir grup Ateş Hattı programına gitmiştik. Reha Muhtar izleyicilere de söz hakkı verirdi yayında. ANAP Milletvekili Eyüp Aşık’ı sıkıştırmak, soru sormak için çok el kaldırdım ama programın muhtarı Reha bir türlü söz hakkı vermedi bana. Program bitti, stüdyonun ortasında ben katılımcılardan İlahiyatçı Ali Rıza Demircan’a soru sordum. Bişeyler dedi, karşı argümanlarla onu çürütmeye çalıştım, kısa sürede ortam bir anda ateşlenince oğlu bana diklenmeye çalıştı, okuldan arkadaşım Birol “sana n’oluyor, arkadaş soru soruyor” diye Ali Rıza Demircan’ın oğlunu tersledi, nerdeyse iş kavgaya dönecekti. Sonrasında her iki taraf da geri çekilince tartışma bir yere varmadan tatsız bir şekilde son buldu.
Reha’dan mikrofon alıp konuşabilenler eve mutlu dönmüş, biz alamayanlar ise buruk ayrılmıştık.
Hocamız Nurçay Türkoğlu şöyle derdi derste: “Çocuklar, Reha benim Ankara’dan sınıf arkadaşım! Aptal falan değil, elbette reyting için yapıyor tüm o gördüklerinizi!”
Hiçbir televizyoncunun kazanamadığı paraları, hiçbir kanalın alamadığı izlenme oranlarını aldı. O gün her kim öne çıkmışsa Reha Muhtar ne yapıp edip akşam onu ekrana alırdı. Kolaysa gönderdiği muhabir işi kotarmasın! ATV Haber Merkezi’nde staj yaptığım günlerde onunla çalışan Muhabir Ozan Pezek’i bana göstermişti biri. Reyting savaşlarında muhabirleri öyle bir bunaltmıştı ki işte bu Ozan Pezek artık dayanamamış, bir keresinde Reha Muhtar’ın kafasına kaseti fırlatmış, işi bırakmış. O yüzden Ozan Pezek olayı da hâlâ aklımda kalıvermiş.
Sen bu kadar zirvede ol, bu kadar paralar kazan, sonra sefil bir şekilde hayata veda et…
Ne tuhaf şu hayat!
Belki de Magazin Gazetecileri Gecesi’nde yaptığı pislikten ötürü Ahmet Kaya’nın bedduası tutmuştur, kim bilir!…
