Geçenlerde Abdullah Beyden (Abdullah Öcalan efendimizden) nurtopu gibi bir açıklama geldi; okuyanlar neyden bahsettiğimi hemen anlamışlardır. Bilmeyenlere de ben anlatayım: Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu’nun 1. Olağan Kongresi’ne Öcalan mesaj gönderiyor ve diyor ki: “ İslam, özünde özgürlüğün, adaletin ve eşitliğin dinidir”.
Açıklamanın tamamını internette bulun, okuyun, zaten kısa bir açıklama. Okuyun ki sonra bana “Önder Apo’nun açıklamasını çarpıtıyorsun” demeyesiniz.
Abdullah Öcalan bu açıklamayı niye yapıyor? Fazla allame olmaya gerek yok, at sahibine göre kişner derler ya; tam onu yapıyor. Sahibi Tayyip Erdoğan’dır, ona göre ses veriyor.
Ya başka?
Bir de adam “yaşamayı seviyor”
Ne yani, ilkellik yapıp dirensin mi Denizler gibi, Mahirler gibi!!!
Adam “zeki adam”….
Her şart altında yaşıyor, sağlıklı yaşamın şartlarını biliyor. Hep yaşamayı tercih etti. Allah bir o kadar daha ömür versin, gayet de sağlıklı görünüyor! Hiçbir PKK’liye nasip olmayan bir hayatı hem Suriye’de yıllarca yaşadı hem de şimdi İmralı’da yaşıyor. Türkiye’ye, yani “dayı yurduna” geldiğinde ise hiçbir PKK’li tutsağa nasip olmayan bir cezaevi standardı tutturdu. Direnmek gibi bir ilkelliğe asla tevessül etmedi! Karşılığında hayatını garantiledi. Asker güçlüyken Kemalizmi övdü, AKP askerleri içeri tıkınca Kemalizmi bıraktı, İslamı övdü.
İmralı’ya konulmadan önce Kemalizm hakkında şunları diyordu Öcalan:
“M. Kemal 1920’lerde olsa olsa bir Hitler’dir, bir Mussolini’dir. Bunlar aynı ‘çağdaşlığa’ sahiptirler. Nitekim Hitler ‘M. Kemal benim öğretmenimdir’ der. Yine Mussolini ile çok sıkı görüş alışverişi içindedir. O ondandan öğrenir, uygular. Yani aynı günleri, aynı ayları birlikte yaşayan üç çarpıcı faşist kimlik söz konusudur. (…) M. Kemal belki onlardan daha tehlikelidir.” (Serxwebun, 155, s. 4)
İmralı’ya yeni geldiğinde adaya asker hakimdi ve o zaman da şu şekilde konuşuyordu hazret:
“Mustafa Kemal milliyetçiliği aslında bilimden uzak olmayan, maceracılığa kaçmayan, yurtsever yanı ağır basan biçim taşımasına rağmen, bu özünü hızla yitirip siyasal iktidarın temel kitle uyuşturma aracına dönüştürüldü.” (Bir Halkı Savunmak, 2004, s. 206)
Bu derece taban tabana zıt açıklamayı ancak Öcalan yapabilir, başkası değil. Çünkü bilir ki kimse ona “Başkanım daha dün bu dediklerinizin tam tersini söylüyordunuz, bugünse Kemalizmi övüyorsunuz, hayırdır, bu ne iş?” demez. Bilir ki yarattığı düzende istediği gibi kıvırabilir, kimse de ona karşı gelemez. Ona herşey mübah.
Şimdi de “ İslam, özünde özgürlüğün, adaletin ve eşitliğin dinidir” diyor. Der.
Devlet de allahı var, hakkını yemeyelim, ona gereken tüm güzellikleri yaptı. Hem Tayyip’in emireri Hakan Fidan hem de Bahçeli ona koç gibi baktılar. Onu “Kürtlerin tek lideri” gibi lanse ettiler, ayağına adamlar gönderdiler. Mektuplarını meydanlarda okuttular, birçok Kürt de onun her açıklamasında bir keramet aradı durdu.
Bunun karşılığında ne mi oldu? Serok’un Şamdaki göbeği İmralı’da küçülmek şöyle dursun daha da büyüdü. Zeki adamdır dedik ya!
Kürtler pekii ne elde etti dersen, tek elde ettikleri şey ruhani bir liderleri oldu, hepsi bu, başka da bir hak elde etmediler.
Adam nasıl zeki olmasın?
Herif “Şehit” dediği fakir fukara gençlerin kemikleri üzerinden “reber”, “serok” oldu Şam’da kalırken.
1984’ten bugüne kadar ölen onbinlerce Kürt gencinin kemiklerini üst üste koysan dağ olur dağ… Adam bu kemik dağı üzerinden bize bakıp sırıtıyor! “Büyük adam” o değil de kimdir, sorarım size!!!
Diyeceksin ki, “Ama Serxwebun arşivinde direnmeyi, şehit olmayı yücelten, gözümüze gözümüze sokan yüzlerce, binlerce Öcalan sözü var. Yine onlarca “Şehitler Albümü” var, onlara baktığımızda da her sayıda Öcalan’ın şehit olmanın ne kadar yüce bir değer olduğunu belirten sözleri var. Pekii Öcalan niye direnmedi, niye şehit olmayı aklından geçirmedi?”
Bunu dersen “Hadi ordan” derim… “Adam keriz mi? Ölmek garip gurebanın payına düşen şeydir, nerde görülmüş serokların, önderlerin direndiği, öldüğü?! Karıştırma şimdi Denizleri, Mahirleri, İboları… Sen önderliği o zavallılarla bir mi tutuyorsun?!”
Her neyse…
Başa dönersek…
Öcalan neden bu zırvalarda bulunuyor?
Hangi güçle hâlâ ve hâlâ belli bir kesimi etkileyebiliyor?
Tek başına olmadığını, devletin ilgili kurumlarıyla koordineli çalıştığını sağır sultan da biliyor artık.
Bir de ona iradesini teslim etmiş veya şartlardan ötürü onun karşısında el pençe duran bazı müritler var. Bunlardan birini geçenlerde gördünüz. Sosyal medyada çokça kullanılan bir videoydu.
DEM Parti’nin düzenlediği Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’nda konuşan Demokratik Modernite Editörü Haydar Ergül, “Bugün yoldaş Holly’den öğrendim; O ışık Abdullah Öcalan’ın kendisidir” diye konuşmuştu.
Merak ettim ve Holly kimdir diye araştırınca şu bilgiye ulaştım: Konferansta adı geçen “yoldaş Holly”, konuşmada bahsedildiği şekliyle Holly Beck adlı bir kişiymiş. Bu isim, Demokratik Modernite Editörü Haydar Ergül’ün konuşmasında metaforik bir referans bağlamında geçiyor; Ergül, Holly Beck’in ortaya koyduğu “kapitalizmin karanlığında bir ışık” ifadesini kendisi için anlamlı bulduğunu ve bu metaforu Abdullah Öcalan’a ilişkin düşüncesini anlatmak için kullandığını söylemiş.
Haydar Ergül devamında Öcalan’ın memleketine gönderme yaparak “Urfa’nın neden peygamberler şehri” olarak anıldığı imasıyla hazrete “peygamberlik” göndermesinde de bulunuyordu.
Böyledir bu işler… Aslolan gerçeği haykırmak değil efendinin şakşakçısı olmaktır. Dalkavukluktur geçer akçe!
Hannah Arendt’in o meşhur saptaması aynen Öcalan ve tebası için de geçerlidir:
“Totaliter örgütlerin üst yönetiminde herkes şefin yalan söylediğini bilir. Ancak şef kaybederse, hepsi kaybedeceğinden susarlar… İlke, şefin yanılmazlığı değil yenilmezliğidir. Buna olan inanç biterse, totalitarizmin hayal dünyası bir anda çökecek ve gerçek kazanacaktır.”
Eski Dışişleri bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarında geçen bir sahne vardır. Çağlayangil şöyle yazar:
“Atatürk minare, biz maydanoz”
…Hasan Âli Yücel benim Türkçe öğretmenimdi. Kendisini çok severdim. Okul sonrasında hayata atıldığımda da kendisiyle ilişkim sürdü.
1934 yılında, bir gece dolaşmak için Kızılay’a indim.Vakit biraz ilerlemişti. Kızılay’da Hasan Âli Yücel Bey’e rastladım.
“Hocam nasılsınız, nereden geliyorsunuz?” dedim. Bana, “Atatürk’ün sofrasından” cevabını verdi. O zaman gencim ve Atatürk’ü çok merak ediyorum. “Hocam, oturup bir yerde dondurma yiyelim, bana Atatürk’ü biraz anlatır mısınız?” diye ısrar ettim. Hasan Âli Bey güldü ve bana, hiç unutamadığım şu benzetmeyi yaptı:
“Neyini anlatayım birader? Adam minare, biz maydanozuz!”
Evet… Diktatörler evreninde yaşıyorsanız şefi yüceltmek bu işin amentüsüdür.
Merak ettim ve bu Haydar Ergül denen vatandaşı sağa sola sordum.
PKK davasından 10 yıl yatmış Salih Dündar Haydar Ergül’ü bana aynen şöyle anlattı:
“1991 yılının kasım ayında Hollanda’da ormanlarla kaplı bir eğitim kampında Haydar Ergül’ü tanıdım. Derste bize Öcalanla ilk karşılaşmasını anlatıyordu. ‘Arkadaşlar başkanla karşılaşma başlı başına bir tarihtir. Ve yanında geçirilen süreyi dakikalarla, saatlerle veya günlerle ölçmek büyük yanılgıdır. Onun yanında zaman ve mekan kavramı altüst olur. Saatler dakikalara, dakikalar saniyelere, aylar günlere dönüşebilir. Nefes almak bile hem hızlanır hem güçleşir. Tarih gözlerinizin önünden akar gider, bir çağdan girer başka bir çağdan çıkarsınız! Bakınız benim önderlikle ilk karşılaşmam bir iki saatle sınırlıydı ama onun yanından ayrılırken bir yüzyılı kapatıp başka bir yüzyıla geçmiş gibiydim!” diyordu. Bu ifadelerini el kol hareketleri ve göz mimikleriyle tamamlarken trans halinde gibiydi. O günlerde huşu içinde bu sözleri sarfeden Haydar şimdilerde ışık, ışık diye uçmaya devam ediyor, ne diyelim?’
Evet, Salih Dündar’ın bize anlattığı Haydar bu tıynette bir adam.
Bir de Selim Çürükkaya onunla ilgili bir anı anlattı. Çürükkaya’ya bu anıyı anlatan da PKK’nin eski Avrupa sorumlusudur. Anı şöyle:
Öcalan Roma’dadır. Bir odada karşısına dikilenlere bir açıklamada bulunuyor. Karşısında dikilenlerden biri de bu Haydar’dır. Öcalan kendisini dinleyenlere “Cibuti’de bize bir yer tahsis ediyorlar, oraya gidiyoruz. 30 erkek, 40 tane de kadın ayarlayın, orda eğitimlerimize devam ederiz” der. Haydar Ergül bir cesaretle araya girer : “Başkanım bizim ne vizemiz ne de doğru düzgün pasaportumuz var. Nasıl gidebiliriz oraya?”
Öcalan Haydar’ın dizine doğru bir tekme, suratına da bir tokat indirir ve “Serseri, devlet herşeyi ayarlıyor diyorum, sen kalkmış ne diyorsun” diye Haydar’ı bir çocuk gibi haşlar. Haydar o utançla kapının dibine doğru geri adımlarla çekilir ve tek kelime etmeden Öcalan’ı süklüm püklüm dinlemeye devam eder.
Bugün Öcalan’a “ışık” diyen, bugün Öcalan’a “peygamber” muamelesi yapan Haydar işte bu Haydardır.
Şimdi yeni moda şu: İmralı’da Abdullah Öcalan’la bir süre kalanlar dışarı çıkınca “Önder Apo’nun büyüklüğünü” anlatıyorlar. Nasıl ki Hz. İsa’nın havarileri gittikleri yerlere İsa’nın ışığını götürüyorlardıysa, Öcalan’la kalanlar da onun ışığını bize taşıyorlar!
Onlardan biri de 1971 Diyarbakır Çınar doğumlu Çetin Arkaş. Çetin Arkaş kendisinin belirttiğine göre Abdullah Öcalan’ın sekretaryası görevinde yer alır ve 9 ay 10 gün orada Öcalan’la kalır. Toplamda 34 yıl cezaevlerinde yatan Çetin Arkaş bakın kendisiyle yapılan bir röportajda ne diyor:
“Sayın Öcalan her bir ilişkiye -yüz yüze olsun, yazışma boyutuyla olsun, sözlü iletişim boyutuyla olsun- anlam yükleyen bir insandır. Yani amaç odaklı yaşar. Mesela kendisiyle zaman zaman diğer cezaevlerinden gelen mektupları paylaşırdık. Bazı arkadaşlar şöyle yazardı; ‘Ne kadar şanslısınız her gün Önderliği görüyorsunuz.’ Bunu kendisine ifade ettiğimiz zaman tebessüm ederek şunu söyledi: ‘O arkadaşa yanıt yazarken söyleyin etrafına iyi bakarsa o da beni görecektir’…”
34 yılını içerde geçiren bir insanın zamanını nasıl geçirdiğini insan merak ediyor. Hakikaten ben çok merak ediyorum. Mesela bir insan içerde geçirdiği zamanlarda kitap okusa kaç tane kitap okur? Elime hesap makinasını aldım ve hesapladım: Bir insan içerde ortalama haftada bir, 1 tane kitap okusa 34 yılda 1768 tane kitap eder. Hadi haftada bir okumasın da ayda bir tane okusun diye hesaplayalım; o zaman da tam 408 kitap eder. Dile kolay 408 kitap. Pekii bu açıklamayı yapan adamda siz böyle bir ışık görüyor musunuz? Bu adamın felsefe, mantık, tarih, edebiyat, psikoloji üzerine dörtyüz küsur kitap okuduğunu düşünüyor musunuz? Bana sorarsanız ben asla derim. Çünkü örgüt ortamında 90’lı yıllardan sonra cezaevinde kalanların okudukları, örgüt yöneticilerinin denetimine tabidir. Öyle isteyen istediği kitapları okuyamaz. “Kafa karıştıran, soru sorduran, şüphe ettiren” kitaplar, yayınlar “parti çizgisi”ni bozacağından örgütçe yasaklanır ve içerdeki hevallerin kafasını bulandırmayacak yayınlar tavsiye edilir. Örgütün “sakıncası yok” dediği yayınların dışında bir de ulu önder-hazreti Abdullah’ın “çözümleme” adı altında, onun konuşmalarının yazılı hali bol bol içerdekilere topluca okutturulur ve üzerine konuşulur. Bunlar da, bireyin kafasında sorgulamalara vesile olmak, bireye yeni ufuklar açmak, merak etmek, soru sormak-sordurmak temellli değil, tam aksine , kişiyi sistemin bir dişlisi haline getirmek, kişinin iradesini kişiden alıp örgüte mürit haline getirmede kullanılan materyallerdir.
PKK’den yatanların arasında kaç şair, kaç yazar, kaç düşünür çıkmıştır 40 yıl içerisinde? Türk solundan yatanların arasından çıkan yazar sayısıyla PKK’den yatanların arasından çıkan yazar sayısını kıyaslamak bu bakımdan ilginç olabilir. Mihri Belli’den Erdal Öz’e, Faik Bulut’tan Gün Zileli birçok insanın cezaevi anılarını okuduğumuzda o insanların cezaevini birer üniversiteye çevirdiklerini görürüz. Sadece kitap okumayı geçtim, mesela Mihiri Belli, Faik Bulut bulundukları cezaevinde yabancı dil de öğrenmeye çabalamışlardır ve başarılı da olmuşlardır.
Hani af buyurun ama, kimisi de “eşek girip eşek çıkıyor” Biri Öcalan’ı ışık yapıyor, diğeri Öcalan’la yatmanın ne büyük şans olduğunu bize söylüyor ama Öcalan’ın neyden ötürü ışık, neyden ötürü büyük adam olduğunu tek bir satırla bize anlatamıyorlar.
Öcalan’ın bir itirafçı olduğunu artık birçok insan biliyor, görüyor. DEM PARTİ’nin bile artık Öcalan’la ilgili söyleyecekleri sınırlı hale geldi. Devlet en son çare olarak Öcalan’la bir süre içerde kalmış bu insanları şimdi piyasaya sürüyor. “Çıkın, dışarda Öcalan’ı kitleye anlatın” diyor.
En makbul vatandaş bir dönem Öcalan’la birlikte kalanlar. DEM PARTİ şimdi bunların dediklerine uymak zorunda.
Şayet PKK davasından içerde yatanlar da özgürce kitap seçimi yapsalar, içerde özgürce fikir üretseler, konuşup tartışabilseler “çözümleme” denen zırvalıkları çöp sepetine atsalardı, Öcalan’a dönüp “Sizin bu saçma sapan sözlerinizi okumaya biz mecbur muyuz? İnsanların kafasını bu bomboş, çarpık sözlerinizle kirletmeye ne hakkınız var, oturun oturduğunuz yerde!” diyebilselerdi, bugün halkımız bu halde olmazdı.
Ne yazık ki tepeden tırnağa bir kişiye göre dizayn edilmiş bu örgüt Kürtlere sadece ve sadece acı ve gözyaşı veriyor. Olan halkın zavallı evlatlarına oluyor.
Not 1: Bu yazıma şöyle itiraz edenler olacaktır: “Öcalan baştan beri devletin adamıydı, bunu bilmen gerekir.” Ben bu bakış açısına da karşı değilim ve bunu da yabana atmıyorum, fakat bu yazı o bakış açısıyla kaleme alınmadı.
Not 2: Öcalan’ın Mustafa Kemal yergisi ve güzellemesi için alıntılar Ayşe Hür’den. Kendisine selam olsun.
7 ocak 2026, Frankfurt
