Bu aralar birşeyler karalıyorum burada, çocukluğuma ve köye dair. Benim yaşımdaki birinin anılara dalması biraz erken sayılabilir tabii. Cahit Sıtkı Tarancı yirmi yedi yaşındayken “Çağınız başlıyor ey hatıralar” demiş. Benim yaşım ise kırk dokuz, bırakın da ben de arada bir çocukluğuma uzanayım a dostlar!
Size bugün çocukluğumda yaşadığım bir anımı anlatmak istiyorum. Bu satırları yazmama vesile olan şey ise Çiğdem Boz’un Yücel Şakarlarda çekildiği bir iki fotoğrafı bana da göndermesi oldu. Yücel Abiyi gördüm, çocukluğuma gittim.
Fakat size bu anımı anlatmaya geçmeden önce bir iki şey söylemek isterim. İnsan belleği nelere nelere kadir, bilirsiniz. Tuhaftır da… Belli bir yaşa gelirsiniz, unutkanlıkla ilgili şikayetleriniz başlar, “Vallahi daha dün ne yediğimi hatırlamıyorum, sen kalkmış on yıl öncesini soruyorsun” deriz. Hele Alzeimer hastalığına yakalanmaya görün, üç dakika öncesini bile hatırlamazsınız. İnsan beyninin insana en büyük ihaneti unutkanlık olsa gerektir.
Bende de ufaktan başladı unutkanlık. Fakat bugün size anlatacağım anım yaklaşık kırk yıl öncesine dayanıyor. Onu hiç unutmadım.
Kimi çocukluk anılarınızda birkaç kişi birden olayda yer almışsa yaşadığınız o olayı siz isteseniz de unutamazsınız. O ortamda bulunanlar hep o günü anlatır ve siz de unutmazsınız. Ama kimi ANLAR vardır ki sadece bir iki kişi o ana şahittir, o bir iki kişi sizin için çok önemli olan o anı ilerde hiç hatırlamayabilir, o gün o an, o yaşanan sizin belleğinizin yüzlerce çekmecesinden birinde durur. Hatta sonraki yıllarda yaşadığınız birçok şeyi unutursunuz da daha eski olan o çocukluk anınızı hiç unutmazsınız, orada diplerde bir çekmecede hep durur. Öyle ki bir gün çıkıp o çok eskilerde kalmış anınızı anlatsanız, o ortamda bulunan o bir iki kişi sizi yalancı çıkarabilir, “Ulan amma da sallıyorsun, biz hatırlamıyoruz öyle bir şeyi” de diyebilirler.
Benim için çok çok önemli olan o güne geleyim. Ama o günün bir gün öncesi var. Yılı, ayı hatırlamıyorum. Mazlum Abi (Mazlum Yıldırım) bizim Çeşmenin yanı başındaki eve geldi, Xani Male dediğimiz büyük salonda annemler bir kürsü verdi, Mazlum Abi oturdu. Annemler, ablamlar Mazlum abi ile hal hatır faslını sürdürürken ben araya girip çaktırmadan annemden “Öğretmen gelmiş mi? Okul ne zaman açılacak?” sorularını Mazlum Abiye sormasını istiyordum. Annem nerdeyse elinin tersiyle suratıma indirecekti ki ben bir iki dakika sonra yine ısrarıma devam ettim. Annem onu rahat bırakmam için nihayet soruyu Mazlum Abiye sordu. Mazlum Abi’nin ne dediğini kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama, ben şöyle anlamıştım: “Evet, öğretmen gelmiş, okullar YARIN açılıyor”
Halbuki aradan zaman geçince Mazlum Abinin tam öyle demediğiniğ yaşayarak öğrenecektim. Evet, öğretmen tayin edilmişti, o sene okullar da açıldı ama hemen YARIN değildi.
Burada bir parantez açayım. Biz kaçıncı sınıftaydık o kısmını tam hatırlamıyorum, bir gün haber geldi “PKK öğretmen vurmuş!” Haber her yerde duyuldu tabii. Bizim köyün öğretmeni de korkmuş, bir anda pılını pırtısını toplayıp köyü terk etmiş, biz bir veya iki yıl öğretmensiz kalmış, okula gidememiştik. İşte o bir iki yıllık beklemeden sonra tekrardan okula başlayacaktık. Benim Mazlum Abiden duymak istediğim öğretmen haberi buydu işte. Dört gözle öğretmeni bekliyordum ki bir an önce okula gidelim, eğitim hayatımıza devam edelim.
Her neyse, Mazlum Abi gittikten sonra ben kıvranıp duruyorum, yarın okul açılacak ama benim önlüğüm yok. Daha evvel giydiğim önlük bana uymuyor. Annemlere yalvarıyorum, bana önlük bulun diye. Anneme dakikalarca dil döktüm, ablama nihayet talimat verdi, “Wi aşıqa sere me bır, hele qaytkın malde ye zaran önlıg hene tunın?/ Evde çocuklardan kalma önlük var mı hele bir bakın, bu Çingene başımın etini yedi”
Ablamlar baktılar, bir yerde bir önlük buldular, o da bana büyük geliyor. Ne yaptılar ne ettiler biraz bana uydurmaya çalıştılar ama hala hatırımda, hiç içime sinmemiş, üstüme oturmamış, milletin önlüğümle dalga geçmelerinden korka korka, istemeden de olsa üzerime geçirmiştim. Berbat duruyordu. Amaaan, varsın öyle olsundu, önemli olan yarın okul açılıyordu.
O gece nasıl sabahladığımı bir ben bilirim. Sabah oldu, önlüğümü giydim (saat kaçtı bilemiyorum) yaydan fırlayan ok gibi evden çıktım, okula gittim. Gözüme perde inmişti. Yolda tek bir öğrenci yoktu, okul evin karşısındaydı, hiç uzak da sayılmazdı, baktığımda orda da bir hareketlilik yoktu. Ama ben nefes nefese, içimde kabardıkça kabaran bir sevinç dalgasıyla oraya doğru hızla gidiyordum. Annemler, ablamlar bana gitme dedikleri halde ben dörtnala gidiyordum.
Benim okul aşkımı, okula gitme isteğimi size bu satırlarla anlatabildiğime kesinlikle inanmıyorum. Büyük bir laf edeceğim şimdi, belki abartılı gelecektir ama, şunu diyeceğim: Coşik Coşik olalı hiçbir talebe benim o arzumla, o coşkumla okula gittiği gibi gitmemiştir. Bu kadarını diyeyim siz anlayın. Pekii niye? Bu başka bir yazının konusu diyeyim ve geçeyim.
Evet, adeta uçarak gidiyordum…Bana göre okul bugün açılıyordu, eğer ortalıkta kimse yoksa , herkes sınıfa girmiş, ben geç kalmışım demekti. Nihayet okulun dibindeydim. Heyecanlı adımlarla okulun tam kapısının önündeki meydana çıktım, meydanın sağ tarafında okul, sol tarafında ise öğretmen lojmanı var. Lojmanın orada üç dört kişi oturmuş sohbet ediyorlar. Birden beni önlükle görünce şaşırdılar. Ben aralarından bir tek Yücel Şakar’ı tanıyorum, diğer iki üç kişi bizim köyden değil. O ara orada (Cuwan Mahallesine) bir havuz yapılıyordu ve Yücel Abi ve yanındakiler sanırım o havuzun yapımında çalışıyorlardı. O esnada moladaydılar.
İstemeden onlara doğru yürüdüm, Yücel Abiye “İro mektew we ne bu? Kane kes tune? Xoce nehat?” diye sordum, hepsi birden gülmeye başladılar. O an “Yer yarılsa da içine girsem” deriz ya, tam o durumdaydım. Darmadağın olmuş, içine düştüğüm duruma lanetler ediyordum. O an “Ne diye bu kadar acele ettim, ne diye geldim, ne diye annemleri dinlemedim” diye içimden geçirip duruyordum. O anımı aradan kırk yıl geçtiği halde unutmuş değilim. Rezil rüsva olmuştum. Bütün o meydan, etraftaki ağaçlar o gülüşlerle beraber beynimin içinde dönüyor, dönüyor, dönüyordu. Tam o birkaç saniyeyi yaşarken o tanımadığım adamlardan biri bana :
-Soyismiye te çiye? diye sormaz mı?
Düşünmeye başladım….
Adımı sormadı bu, soyadımı da sormadı, soyadımı sormak istese “soyadiye te çiye?” derdi. Onu demediğine göre bu başka bir şey soruyor! Ne demek istedi, neyi soruyor?
Benim tıkanıp cevap veremediğimi, adeta kekemeye döndüğümü gören Yücel Abi “Keri yöxır, soyismiye te çiye tu nizani? Boz nine?/Eşek herif, soyismin nedir bilmiyor musun? Boz değil mi?”
Ben çenesine Mike Tyson yumruğu yemiş bir boksör gibi salınıp dururken öldürücü bir darbe daha gelmişti? Soyadın ne dese şak diye cevaplayacaktım ama “Soyismi” demişti. İki kere iki kaç eder kadar basit bir soruyu bilememiştim. Meğer soyisim ile soyadı eşanlamlıymış! Soyadımı soruyormuş! Ee hani ben zeki bir öğrenciydim, ee hani derslerim de çok iyiydi?
Kafam zonkluyordu.
Tamemen bitmiştim, bir ceset gibi ayaklarım sürüne sürüne okul meydanından ayrılmıştım. Acaba o güne kadar “Soyismi” sözcüğünü hiç bilmediğimden hiç duymadığımdan mı cevap verememiştim, yoksa o meydanda sap gibi tek başıma olmam, kendimi enayi gibi hissetmem ve oradakilerin bana gülmelerinden mi kilitlenip kalmıştım? Hala bilmiyorum inanın ki.
Hiç unutamadığım o berbat çocukluk anımı aradan bunca yıl geçti, fırsat bulup ta Yücel Abiyle konuşamadım gitti. Şimdi bu yazıyı okusa büyük ihtimalle hatırlamayacak ve belki de “uyduruyor, ben hiç öyle bir şey hatırlamıyorum” diyecektir. Ki ben de ona bir şey diyemem, üzerinden kırk sene geçti. Onun için iki dakikalık sıradan bir olaydı, nereden hatırlasın.
Kimi anılarınız böyle yetim kalabilir, sahip çıkan olmayabilir. Sizin de vardır böyle anılarınız. Sadece sizin hatırladığınız, sadece sizin önemsediğiniz, ama başkasının hatırlamadığı, başkasının önemsemediği…
Yine bir anım daha var ki onda da ben, Ecevit ve Tarkan Kömcü, üçümüz varız. Korkarım ki o anımı da ne Tarkan Abi hatırlar ne Ecevit. Bereket versin ki o bambaşka bir anıydı, travmatik bir yönü yoktu. Herşey de yazılmıyor işte…
21 Mart 2025, Frankfurt
