Halil Ataç’ı (örgütte Ebubekir kod adıyla bilinir, öyle ki hâlâ da çoğu kimse onu Ebubekir diye bilir ve çağırır) aradım, amacım bir dönem PKK’de uygulamaya konulan “zorunlu askerlik yasası”nı sormaktı. Çünkü bu fikir ona aitti diye biliyordum. Bu sorunun peşine düşmeme sebep de “PKK’nin Tekalif-i Milliyesi” başlıklı bir yazı yazma arzumdu.
Telefonda hal hatır faslından sonra direkt konuya girdim:
-Ebubekir Abi, PKK’de “zorunlu askerlik kanunu” senin fikrinmiş doğru mu?
-Ona yol açtım diyeyim.
-Nasıl yani diye sordum, şöyle anlattı:
-Xabur’a yakın Kaçuri/Çukurca mıntıkasında 15 kadar genç toplanmıştı. Baktım gerillalara büyük bir ilgi, sempati besliyorlar. Sordum onalara “Aranızda gönüllü gerillaya katılmak isteyen var mı?” diye, beş altı tanesi el kaldırdı. Daha sonra ben bu olayı Apo’ya anlattım, o işi askerlik kanununa vardırdı. Kongrede konuştu, bunu işledi konuşmalarında. Sonra karar çıktı bu doğrultuda. Tabii bunun çok kötü sonuçları oldu. Hogir gibi, Kara Ömer gibi kişiler sahada bunu çok kötü kullandılar.
-Sen Öcalan’la çok uzun süre kaldın. Nasıldı Öcalan’la ilişkilerin? Ayrıca onunla hemşeriydin, bu yakınlıkta hemşeri olmanın da bir etkisi var mıydı? Seni kayırır mıydı, biraz torpilli miydin?
-Bana desteği fazlaydı, yani desteğini hissediyordum. Mesela 1987’de Bulgaristan’a gittiğinde “Benim yerime sen bak” dedi. Merkez üyesi olup da 1987’de tutuklanmayan, soruşturmaya alınmayan PKK merkez üyesi kalmadı. PKK tarihinde soruşturmaya girmeyen tek kişi benim, ben hiç soruşturulmadım. Rahat konuşurdum onunla. Eleştirilerimi de söylerdim. Ben gittiğimde evine alıyordu beni. Hep kendisiyle götürüyordu.
– Cemil Bayık, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan da Öcalan’ın bulunduğu sahaya gelir giderlerdi. Onlar da rahat konuşurlar mıydı sizin gibi?
-Cemil Apo’yu hiç sevmezdi, adım gibi biliyorum, ama sözlerinde en çok Apo lafını geçiren de yine o olurdu. Ali Haydar Kaytan geldiğinde uzun kalmak istemezdi, Apo’nun yanından gitmek isterdi. Apo mesela Duran’a “Niye koşmuyorsun, biraz da sen konuş!” derdi. Duran “Ne bileyim benim beynim kireçlenmiş, ben konuşmayayım” derdi.
Halil Ataç bunları anlatınca araya girdim:
-Abi konuşmak istemeyişlerinin sebebi şundan olabilir mi : Çünkü konuşsalar başlarına bir iş gelir, her an bir şeyle suçlanabilir, tutuklanabilirler. Yoksa Ali Haydar niye hemen çekip gitmek istesin onun yanından.
-Ee tabii, dediğin de olabilir, fakat ben rahat konuşuyordum.
-Ama senin konuşmaların mesela Çetin Güngör’ün eleştirileri gibi olsa sanırım sen de o kadar rahat konuşmayabilirdin.
-Ya tabi bizde belli bir saygı çerçevesinde her şey işliyordu. Ben yeri gelir korumasıydım, yeri gelir mutfağa geçer yemek yapardım, yeri gelir en ciddi görüşmelere gönderilirdim. Bana ne görev verilirse ben onu yapardım. İtiraz etmezdim.
-Siz Öcalan’ı tabii uzun zamandır tanıyorsunuz.
-Ee tabii, ben taa 74’ten beri kendisini tanırım, görüşürüm. 76’da babası ölmüştü, onlara yakın bir köyde öğretmenlik yapıyordum, başsağlığına gitmiştim.
-Sen kaç doğumlusun Ebubekir Ağabey?
-1958
-Öcalan kaçlı? İnternete yansıyan 1949 doğumlu olduğu.
-Apo 1947 doğumlu. Askeri okula gitmek için sanırım kimliği 49’lu yapmışlar, küçültmüşler.
-Sizin Suriye’ye geçişiniz ne zamandı?
-1979’da Suriye’ye geçtim. Apo ve Kemal Pir’den sonra ben gittim.
-Siz örgütten ne şekilde ayrıldınız?
Uzun tartışmalarımız oldu o süreçte. 2002’den başlar 2004 baharına kadar. Biz Musul, Bağdat, Mahmur gibi yerlerdeydik. Cemillere haber gönderdik, tartışalım diye. Gittik, 1 ay tartıştık. Avukat Mahmut Şakar geldi. Bana göre devletin adamıydı. “Yeniden savaşı başlatın” talimatını getirmişti. Devletin planını getirmişti yani. Biz bunu his ettiğimiz için kabul etmedik. Baharda da ayrıldık.
-Pekii toplantılarda açık seçik, net olarak “Apo teslim olmuş” diyor muydunuz?
-Hayır, o şekilde değil de dolaylı olarak Apo’yu red ediyorduk. İşte diyorduk partinin lideri düşman elindedir, biz buradakiler işin yürütücüsü durumundayız, bizler karar vermeliyiz.
-Yani direkt kimse Öcalan’ın teslim olduğunu söyleyemiyordu öyle mi?
-Hayır, kimse direkt Öcalan teslim oldu diyemiyordu. Bir tek komutan Nasır dedi (Frauk Bozkurt/Erzurumlu), onu da biliyorsunuz öldürdüler.
-Pekii dolaylı da olsa sizler bir şeylere karşı çıkıyordunuz. Siz nasıl tutuklanmadınız, soruşturulmadınız?
-Hayır, öyle bir ortam değil ki. Yani Merkez üyeleriyiz, bir iki kişi değil ki soruşturmaya alsınlar. Kongrede birçok insan var aynen bizim gibi düşünen, hangi birini kim nasıl tutuklasın!
-Kaç kişiydiniz ayrılan merkez üyesi?
-14 kişi. Ben, Botan, Ferhat, Serhat, Şırnaklı Doğan, Şırnaklı Celal, Doğu Kürdistan’dan Sipan, Rojavlı Kemal, Bitlisli Mahir, Antepli Helin ve diğer arkadaşlar… Tabii ayrılmadan evvel örgütün parası ve arşivi vardı bende. Ben bir dönem istihbaratın da başkanıydım. Ayrılmadan önce para ve arşivi Musul’da Ezidi Zeki ve Cudi isminde arkadaşlara teslim ettim, hatta karşılığında “Alınmıştır” diye bir yazı da aldım.
-Başka var mıydı size katılmak isteyen?
-Rıza Altun Avrupadaydı, arkadaşları aramış. “Paraları alıp gelecem, ben de sizinleyim, ayrılacam” demişti. Sonra çark etti.
-Sait Çürükkayalarla hemen hemen aynı dönem miydi ayrılmanız?
-Onlar daha önce ayrılmışlardı.
-Çok teşekkür ederim Ebubekir Ağabey. Ara ara rahatsız edebilirim bu konularda, arayabilirim.
-Ben de sana teşekkür ediyorum Ölçülü olmak lazım. Olmayan şeyleri, yalan dolan şeyleri söylememek lazım. Makul, ölçülü davranmayı tavsiye ederim.
-Valla abi ne yalan söyleyeyim, konu Öcalan olunca ben pek sakin olamıyorum. Yani şu basit sebepten: Bir insan tutsaksa(!) bizler ne akılla imza toplayıp “İrademiz Öcalan’dır” diyoruz? Öcalan çıkıp dese ki: “Ya arkadaşlar, ben artık bir tutsağım, bu halkın vekilleri var, dışarıda örgüt var, ben bu şartlarda bir halkın kaderi ile ilgili söz sahibi olamam” Bunu dese biz neden kendisine sert eleştirilerde bulunalım ki?
-Haklısın, “iradem Öcalan’dır” dedikten sonra her şey bitiyor.
-Abi tekrar teşekkür ederim, sağ ol var ol.
-Ben teşekkür ederim, Fuat’la ( Fuat Çavgun) görüşürsen çok selamımı söyle, Fuat’la çoook maceralarımız oldu.
-Tamam, söylerim Ağabey, selamlar, saygılar.
