Bugün bir ağabeyimle, hemşerimle uzun bir aradan sonra bir telefon görüşmesi yaptık. O kısa konuşmada sarf ettiği bir cümlesi şöyleydi: “Senin yazdıklarını ben de okuyorum, ama sen neyi savunuyorsun tam belli değil. Savaştan mı yanasın barıştan mı yanasın anlamıyorum” dedi.
Yıllardır Facebook’ta bir şeyler karalayıp duruyorum ve kendimi az çok ifade edebildiğimi sanıyordum. Yakın zamanda en yakınımdan biri de buna benzer bir şey demişti bana. PKK ve Öcalan’ı eleştirdiğim bir yazımdan sonra akrabam bana “İyi ama sen neyi savunuyorsun? Hadi Öcalan’ı eleştiriyorsun analdık da, yerine sen ne koyuyorsun, sen ne öneriyorsun? Yaptığınız b’işey mi var?”
Bugünkü konuşma son damla oldu ve bu yazıda lafı dolamadan neyi savunduğumu neyi eleştirdiğimi tane tane anlatmaya çalışayım, demek ki anlatamamışım bugüne kadar!!!
Önce geçmişime gideyim…
Ben de bir tarihten belli bir tarihe kadar PKK’yi bizi kurtaracak örgüt olarak gördüm, Öcalan’ı da bu fedakâr örgütün ‘fedakâr” bir lideri olarak kabul ettim. Bu bir.
ikincisi..PKK muhalif örgütlere, partilere düşmanca bakıyor, bizler de ayak uyduruyorduk: “Ya hu silahlı bir mücadele veriliyor, diğer partiler de omuz verse bir iki yılda ülkede devrim olur, Kürdistan kurulur. Dağda binlerce gencimiz, arkadaşımız ölümüne mücadele ediyor, devlet kurmanın eşiğindeyiz, ayrı örgütlerde, partilerde laf ebeliği yapmanın sırası mı? Her gün gencecik insanlarımız dağda, cezaevlerinde ölüyor, işkencelerden binlerce insanımız geçiyor, insan nasıl bunları görmez! Sizde vicdan yok mu? Gelin, omuz verin, sonra ayrı parti mi kuracaksınız, PKK’ye muhalefet mi edeceksiniz, ne edecekseniz edin, ama şu an oyunbozanlık yapmanın sırası değil! Başka partilerde,örgütlerde laf ebeliği yapmanın, gücümüzü bölmenin anlamı yok!
İnanın, ortaokul, lise yıllarımda üç aşağı beş yukarı aynen bunları düşünüyordum, her örgüt sempatizanı gibi.
Üçüncüsü…PKK gerek kendi içinde gerekse başka örgütlerden adam mı öldürüyordu, ona o zamanlar karşı çıkmayı aklımdan geçirmezdim. “Halkımızın bedel ödediği bir ortamda siz kalkıp mücadeleyi arkadan hançerlerseniz e bunun bir bedeli olur. Mücadeleye saygınız yok, bir de üstüne üstlük kalkıp “partiye” muhalefet ediyorsunuz. Onca şehit varken, gencecik binlerce insan ölürken siz karşı safa geçiyor, mücadeleye, şehitlere saygısızlık yapıyor, TC devleti gibi partiye(!) düşmanlık yapıyorsunuz, e elbette bunun karşılığında cezalandırılırsınız” diye düşünürdüm. Çünkü yayın organlarımızda bu minvalde yayınlar yapılıyordu ve ben de o yaşımda muhalif seslere tahammül edemiyordum. Muhalif seslerin susturulmasını kutsal davamız için meşru görüyordum.
Hatta bu öldürmeleri, partinin ne kadar güçlü olduğuna, önünde sonunda herkesin hak ettiğini bulduğuna yorar, partinin astığı astık kestiği kestik tavrına içten içe hayran kalırdım. Partinin adaletinden kimse kaçamazdı! Avrupa’nın orta yerinde bile adam indiriyordu partimiz!!!
Evet değerli dostlar, her ne kadar size geçmişte kendi penceremden örgüte bakışım anlatıyorsam da bu emin olun sadece benim değil, yüz binlerin ortak bakış açısıydı ve hâlâ da bu teşkilata böyle bakan binlerce insan var. O yüzden de bizim bugün bu teşkilata muhalefet edişimize akıl sır erdiremiyorlar; bizleri klavye başında kahramanlık yapmakla, nutuk atmakla, devlete satılmışlıkla, ajanlıkla, şununla bununla itham edip duruyorlar. Mümkünatı yok diyorlar, Kürt olan partiye, başkan Apo’ya, gerillaya, mücadeleye sahip çıkmaz mı? diye düşünüyorlar.
Geçmişteki bu bakış açısının sadece bana has olmadığını, bu şekilde PKK’ye bakan hâlâ geniş bir kesim olduğunu hergün sizler de eminim yaşayarak görüyorsunuzdur.
Buraya kadar yazdıklarım geçmişte kalan bakış açımdı. Şimdi olaylara nasıl baktığımı ve neler önerdiğimi yazayım.
Yukarıda bir, iki üç diye sırayla yazdıklarıma bugün nasıl baktığımı aktarmak istiyorum.
Birincisi: PKK’yi bizi kurtaracak bir örgüt olarak görmüyorum artık. Öcalan’ı da lider/önder/serok şu bu olarak kabul etmiyorum. Geçmişte fedakâr bir örgütün fedakâr lideri olarak gördüğüm kişi tam bir uydurma kişilikmiş, tam hayal aleminde yaşamışız. PKK’de fedakarlık yapan milyonlar vardı ama bu Öcalan değildi.
İkincisi: PKK varken başka örgüte/başka partiye ne hacet diye düşünüyordum ya; o da komple yanlışmış. Neden yanlış derseniz, anlatayım: PKK silaha sarıldı diye, bir grup genç bunu kendilerine yol seçti diye neden diğer partiler/diğer örgütler kapılarına kilit vurup PKK’ye katılsınlar? Tek mücadele biçimi neden silaha sarılmak olsun? Onlar silahlı mücadeleyi savunuyor diye geri kalan herkes neden boynunu büküp eli silahlı diye bu örgüte teslim olsun? Yegâne mücadele biçimi buymuş gibi insanlara “Ya PKK’li olun ya da sizi hain ilan ederiz” demek kimin haddine?
Yeri geldi mi Öcalan’ın tezleri, Öcalan’ın kitapları dünyada üniversitelerinde okutuluyor diye kitleye yalanı gerçek diye pompalıyorlarlar, sonra da ikinci bir partiye hayat hakkı tanımıyorlar. Bu ne yaman çelişki böyle! Hani siz Türkiyedeki tüm partilerden, Türkiye sol hareketlerinden çok daha demokrattınız! Hani tüm kurumlarınızın isminde “Demokrasi” kelimesi geçiyor! Hani Serokunuz sadece Kürdistan’a değil tüm Orta doğuya rol model olacak perspektifler geliştiriyordu! Ama ikinci bir parti çıksın istemiyorsunuz, ne iş?
İşin en acı tarafı da Avrupanın orta yerinde yaşadığı halde Öcalan’ın kurduğu sisteme alkış çalanların varlığı! Adam İsviçre’de, Almanya!da, Danimarka’da, İsveç’te yaşıyor, buranın nimetlerinden yararlanıyor ama öte yandan Öcalan’ın tek adamcılığına, demokrasi düşmanlığına alkış tutuyor! Tıpkı Avrupada yaşayıp Tayyip Erdoğan’ın tek adamcılığına alkış tutup oy veren Avrupadaki Türkler gibi!!!
Üçüncüsü: Abdullah Öcalan gerek PKK içinde kendisine muhalefet eden gerekse de fırsatını bulup örgütten ayrılan sayısız insanı akıl almaz biçimlerde öldürdü. Size örgütün önemli birkaç ismini sayayım, bunlar gerçekten Öcalan’ın tebaasına anlattığı gibi “hainlik yaptıkları için” mi öldürüldü?
Ajan mıydılar?
Mücadeleden mi kaçtılar?
Elbette hayır! Tek sebebi vardı: Öcalan’a kul köle olmak istemedikleri için. Kişiliklerini Öcalan’a paspas etmek istemedikleri için canlarından oldular.
Çetin Güngör, Enver Ata, Saime Aşkın, Resul Altunok, Ayten Yıldırım, Abdullah Ekinci, Dilaver Yıldırım, Mehmet Şener, Mehmet Çimen, Mahmut Bilgili, Terzi Cemal, Komutan Nasır.. Evet, bu liste böyle uzaaar gider… Pekii bu insanlar muzun kabuğuna bastı da kafaları bir yere çarpıp mı öldüler? Ne oldu bu insanlara? Yaşıyor da Selim Çürükkaya iftira mı atıyor Abdullah Öcalan’a?
Eskiden “Partiden ayrılan mücadeleye ihanet eder, ihanetin de cezası ölümdür” gibi formüle edilen akıl yürütmelerin tümüyle çöp sepetine atılması gerektiğine inanıyorum. Eskiden bunu akıl edemezdim, Öcalan’ı haklı bulurdum, çünkü ortaokul lise çağında bir çocuktum. Bugün yetişkin olduğu halde hala çocuk gibi düşünen yüz binler var. “PKK’den ayrılan haindir, inafaz edilebilir, bu haktır” diye düşünen insan kılıklı yaratıklar var. Tüm bunlar ne insanlıkla ne demokrasi kültürüyle bağdaşır.
Bu temel konularda PKK’den farklı düşünüyorum. Dolayısıyla muhalefet ediyorum. Bir devletin ajanı olduğum için değil, hainlikten de değil!
Şimdi gelelim ne istediğime, PKK yerine ne önerdiğime, Kürt sorununda çözüme dair fikrime?
Birincisi Öcalan ve ekibi yargılanmalı, öldürülen binlerce insanın dosyası açılmalı, bunlardan hesap sorulmalı. Zaten bu kadar insanı yok etmelerinin en temel sebebi hiçbir zaman yargılanmayacaklarına, sorgulanmayacaklarına olan inançlarıydı. Ama yargılanmalılar!
Öcalan’ın ve teşkilatının ne savaşına ne barışına, ne ateşkesine… Hiç ama hiçbir şeyine itibar edilmemesi gerektiğini, söylüyorum. Ama Öcalan’a inananlar da olacaktır, demokrasi kültürü bunu da kabul etmeyi gerektiriyor. Ben ve benim gibi düşünenler “bunlar yok edilsin” demiyoruz, bunların hayat hakkı olduğu kadar başka partilerin de eşit hakları var diyoruz. Kimse hain değil, kimse o iğrenç tabirinizle “tırşıkçi” değil, bunu kafanıza sokun diyoruz.
İkincisi, herkes her istediğini söyleyebilmeli, isteyen istediği partiyi kurmalı, isteyen istediği gazeteyi çıkarmalı, isteyen istediği televizyonu açmalı. Hiçbir parti diğer bir partiyi yok etmekle tehdit etmemeli, hiçbir siyasi ölümle cezalandırılmamalı. Avrupa’da ne yaşanıyorsa o bizde de yaşanmalı.
Kimi dört parça Kürdistan’ın birleşmesini savunurken, kimi federasyon, kimi de dört parçada dört ayrı Kürdistan tezini savunabilmelidir (Prof. Mehredad İzady gibi) . Çok partili hayatı, çok sesliliği en temel ilke kabul etmeliyiz. Bizi kurtaracak olan “reber”, “serok”, “şeyh”, “seid” şu bu gibi kişiler değil “akıldır” , çok sesliliktir, demokrasi kültürüdür diyorum.
O yüzden de “sen ne öneriyorsun” diyenlere “size şu lideri öneriyorum”, veya “size şu partiyi öneriyorum” demiyorum. Çünkü ben bu satırları bir partinin militanı olarak değil, sadece kendi vicdanımla, aklımla, okuduklarımın senteziyle yazıyorum.
Ben kimseye bir parti/lider önermiyorum. Sadece ilkelerden bahsediyorum. Temel çerçeve belli olsun; isteyen Abdullah Öcalan’ı desteklemeye devam etsin, isteyen başka partilere gönül versin, o benim meselem değil. Yeter ki kimse kimseyi tehdit etmesin, kendi parti ve liderini başkalarına dayatmasın, kendisinden olmayanı hain görmesin, partiden ayrılanı öldürmeyi aklından geçirmesin. Budur dediğim.
Sen neyi savunuyorsun diyen abiler ablalar, anlatabildim mi derdimi?
