1975 yılının Ekim ayında, 40 haneli biri köyde dünyaya geldim. Dersim”in Mazgirt ilçesine bağlı bu köy, devletin adlandırmasıyla Anıtçınar, bizler icin ise Coşık Köyüdür.
Bir Alevi köyü bizim köy. Çocukluğumuzda ezan sesi nedir bilmezdik, namazı da. Ne zaman ki şehre adım attık işte ilk o zaman ezan sesi duyduk, camiyi ve minareyi o zaman gördük.
Bu köyün varlarını saymak yerine yoklarını saysam daha isabetli bir köy tasviri yapmış olurum. Bu köyün bir sağlık ocağı yoktu; postahanesi, fırını, kütüphanesi hatta asfalt bir yolu bile yoktu. Köy yollarının biraz daha düzgün hale getirilmesi, mıcır dökülüp stabil sayılacak bir yol haline getirimesi 1990’lı yıllardan sonradır.
1985 yılında köy elektrikle tanıştı. İlkokula başladığımda evlerimizde gaz lambası yanardı. Biz gaz lambalı günleri yaşamış bir nesiliz sizin anlayacağınız. O loş ışıkta derslerini yapmış bir insanım, gazdan tasarruf için insanların yatağa erkenden gittiklerine de tanıklık etti bu gözler.
Köyde zengin sayacağımız bir aile yoktu. Hele hele bugünün terazisine vurursak her ev fakirdi. Zenginlik alameti ahırdaki büyük baş hayvan sayısıydı. Onun daha bir üst aşaması ise bir dolmuşu olan veya kapısında bir traktörü olan ailelerdi ki o da 40 haneli köyde toplasan 3 haneye zar zor tekabül ederdi. Binek otomobili olan tek bir hane yoktu.Kapısında köy dolmuşu veya traktörü olan aileler olurdu, o kadar.
1980’lerin başında çocuktum. Hatırladığım bazı şeyler var: Her evde olmasa da bazı evlerde radyolar ve teypler olurdu. Bunlar pille çalışırdı. Pilden tasarruf yapılır, büyüklerin tabiriyle sadece “Ecans”larda ve güzel “kilamlarda” radyo açılırdi. Bir ölü olduğunda radyolar birkaç gün susardı. Ölen eğer genç ve sevilen bir insansa haftalarca susardı. Belki de evin reisi dört duvar arasında komşulardan kimsenin duyamayacağı bir sesle sadece “Ecansları/haberleri” çaktırmadan dinler, radyonun kulağını tekrar sessizlığe bükerdi.
Bir Alevi köyüydü bizim köy ama benim kuşağım hiç “Cem” yapıldığına da tanık olmadı. Yoktu öyle bir şey. Sadece belli tarihlerde Pirlerimiz bize uğrardı, o kadar. Yaşadığımız inanç biçiminin adına “Alevilik” denildiğini, yani Alevi olduğumuzu da dillendiren olmazdı. Çünkü Sünnilik veya diğer mezheplerden kimseler yoktu ki karşılığında Alevilik dillendirilsin. Herkes aynı kafadandı, yaşayıp gidiyorduk. Birilerinin birşeyi dillendirmesi de gerekmiyordu galiba.
Bazen ziyaretlere gidilir -ki en büyük ziyaret yerimiz Coşık Babaydı- oraya gidişimiz bir bayram havasında olurdu. Dini bir ritüelden ziyade coşkulu bir gün bizi beklerdi. Herkes temiz elbisesini giyer, en güzel yemekler o gün orada yenilir, govendler tutulur, gençler belki sevdiklerini o gün orada görürdü. Köyün bitmez tükenmez işinden gücünden birkaç saatliğine kurtulduğumuz bir bayramı yaşardık o gün. Xade ile ilişkimiz bu düzeydeydi, alan da veren de razıydı.
Buğdaylarımızı öğütmek için komşu köylere götürüdük. Kare, Muxundu ve Şilk’te değirmen vardı. Biz Karê’ye götürürdük buğdayımızı. Muxundu ve Şilke’e götüren de olurdu.
Köyde sadece bir ilkokul vardı. 1960’larda yapılmış, modern sayılacak bir okuldu. Daha eski kuşaklar köyde kimi evlerde okula çevrilmiş bir odada ders görmüşler, bunları büyüklerimizden duyarak büyüdük. Onlara nazaran bizler şanslı sayılırdık.
Siyaset nedir pek bilmezdik. Türkçe ile karşılaşmamız radyo ile olmuştur, bir de şehirden gelen akrabalarımızın çocukları vesilesiyle.
İlkokula başlayıncaya kadar ne olduğumuzu bilmezdik. İlkokula gidince “Türk olduğumuzu” öğrenirdik. Kürt olduğumuza dair tek bir söz edildiğini hatırlamıyorum. Anne babamız varsın doğru düzgün tek kelime Türkçe bilmesinlerdi, öğretmen Türk olduğumuzu söylediğine göre herşey bitmiştir! Ondan iyi kim bilebilirdi ki!
‘80 darbesinin tazeliğinde ufak tefek bazı anılar var belleğimde kalan. Bunlardan biri köye sık sık askerlerin gelmesi, evleri aramasıydı. Bir diğeri de kimi kasetlerin saklanmasıydı. Hiç unutmadığım bir kaset saklama olayı var: Denildi ki köye asker gelecek, kasetleri saklayın. Ayşe Şan kasetleri başta olmak üzere bir poşet dolusu kaseti (Sanırım Mustafa Abimdi) götürüp bağın içinde toprağa gömdü. O kasetler çok uzun süre orada gömülü kaldı. Kimbilir ne zaman tekrar oradan çıkarıldı! Çıkarıldığında çoğu ıslanmış, bozulmuştu hatırımda kaldığı kadarıyla. Bizimkiler ah vah etmişti ama ne fayda!
Kaset deyip geçmeyin, Abdullah Papur’u dinleyip ağlayan komşumuz hâlâ hatırımdadır. O kasetler hem dertti, hem dermandı. Evin sessizliğinde sesti. Fukara dünyamızı ezgisiydi.
Odun közü icine konularak ısıtılan ütüyü de gördü benim yaşıtlarım, kem gözlerden aileyi sakınmak için dapirlerimizin suya közler atıp, hanemizi komşuların kem gözlerinde korumaya çalışmalarına da tanıklık etti.
Kendi halinde bir köydü işte.
Bu köyde ne Einstein’ın ismi geçerdi ne Edison’un.
Ne Tolstoy’u bilirdik ne de Balzac’ı.
Ehmede Xani de yoktu Feqiye Teyran da.
Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal de yoktu.
Büyüklerimizin lügatında Lenin de yoktu, Marx da.
Onu da geçtim daha yakın dönem büyük devlet adamları ne Churchill, ne Rosvelt ne de Stalin vardı.
Varsa yoksa biraz Atatürk, biraz İnönü, biraz Ecevit, biraz da Demirel ve Türkeş vardı, o kadar.
Haksızlık olmasın, bu sadece bizim köye özgü değildi, herhalde tüm çevre köyler öyle olmalıydı. Belki de ben duymamışımdır diye bir yanılma payı da bırakayım buraya.
Bizler böyle bir ortamda boy verdik. Kendi anadilimiz yasaktı bize. 7 yaşında küt diye dilimizi kapının dışında bırakıp sınıfa öyle giriyorduk. Sıfırdan başladık diyemem, eksiden başladık biz.
Okumak bırakın eskiler için, benim kuşağım için bile mucizeydi. Ben ortaokula kayıt olduğumda bizim köyden ikinci bir kişi gelmiyordu ortaokula. Zordu, iş güç vardı, yokluk, yoksulluk vardı. Kimsenin umudu yoktu ki çocuğunu okula kaydetsin. Okusa da en fazla ortaokulu okuyacaktı, gerisini kim getirmişti ki?
Benim ortaokula kayıt olmam ise sadece bir zorunluluktan ötürü olmuştu, Nihat Abim Üniversitede okurken öğrenim kredisi almak istiyordu, “kardesim de okuyur” dediği için benden öğenci belgesi istenmiş, annem sırf mecbur kaldığı için, istemeye istemeye sırf öğrenci belgesi için beni Muxundu’ya götürmüş, kayıt tarihi üzerinden 1 ay geçtiği halde Muxundu’dan rahmetli Cemoy Zurneci’nin oğlunun ricasıyla okul müdürünü razı etmişti de öyle kaydedilmiştim. Buradan Metin Abiye, bilmiyorum şimdi kaç yaşındadır ve nerede yaşıyor, ona bin selam olsun, soyadlarını da bilemedim.
Not: Bu yazıyı çalakalem işyeride cepten yazıyorum. Bu yazı, yazmak istediğim bir şeylerin sadece girişi mahiyetinde birkaç satır. Bu satırları daha güzel bir üslupla yazmak, daha okunur kılmak için emekliliğimi beklemem ya da işten ayrılıp bir ay kadar kendimi bu işe vermem gerekecek. İş güç arasında paldır küldür yazdığım bu satırlar asıl anlatmak istediklerimin peşrevi. Asıl mevzuya gelmeye ise takatim yok. Böyle diye diye de , evet, kabul ediyorum, ömür tükeniyor. Bir şeyleri hep öteliyoruz böyle. Hayat biraz da bu ah vahlarla geçen şeydir sanırım.
(Köyün okulu, ilkokulumuz, şimdilerde yıkıldı yıkılacak halde/ Fotoğraf Hüseyin Elçi’den, sağ olsun.)
